'Tarih' kategorisi için arşiv


Cumhuriyet donemi dis politika

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

Millî Mücadele hareketinden başarıyla çıkan Türk devleti ,Lozan Antlaşması’nı Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri ile eşit şartlarda imzalamış ve milletler arası alanda, bağımsız bir devlet olarak yerini almıştır. Lozan sonrasında,Yeni Türkiye bağımsızlığına sınırlama getirecek milletler arası bağlardan uzak kalacak, barışçı bir politika takip etmek suretiyle, komşularıyla dostluk ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

Türkiye’nin bu dönemde barışçı bir siyaset takip etme gayretlerini çeşitli sebeplerle izah etmek mümkündür. Ancak,bu sebepler arasında toplum hayatında köklü değişiklikler yapan inkılâp ve kalkınma hareketlerine girişmenin önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.

Mustafa Kemal Paşa bu gerçeği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada şu şekilde izah etmektedir;”…esaslı ıslâhat ve inkişafat içinde bulunan bir memleketin hem kendisinde,hem de muhitlerinde sulh ve huzuru cidden arzu etmesinden daha kolay olunabilecek bir keyfiyet olmaz…”.

Türkiye’nin Lozan sonrası dış politikasına Mustafa Kemal Paşa fikir ve düşünceleri ile yön vermiştir. Mustafa Kemal Paşanın uyguladığı dış politika,millet menfaatine dayalı bir “Millî siyaset” ilkesini temel alır. Millî siyaset uygulamasında esas olan Millî bağımsızlık, Millî misak, milletler arası hukuk da saygı ile “Yurtta barış, dünyada barış” ilkelerinin titizlikle tatbik edilmesidir.

Türkiye’nin Lozan sonrası dış politikada gösterdiği barışçı politikaya rağmen zaman zaman bir takım engellemelerle karşılaşılmıştır. Batılı devletlerin Osmanlı Devleti döneminden kalma “devletin iç işlerine karışma” alışkanlıklarını yeni Türkiye üzerinde de tatbik etmeye çalışmışlar, ancak her defasında Türkiye’nin direnmesiyle karşılaşmışlardır.

1923-1932 dönemi dış politikası, Türk millî siyaset anlayışına uygun olarak daha çok Lozan’dan arta kalan meselelerin halli ve Lozan esaslarının uygulanması yönünde bir seyir takip etmiştir.

a-Türk-İngiliz Münasebetleri ve Musul Meselesi:

Musul,15 Kasım 1918′de İngilizler tarafından işgal edilmiş ve Millî Mücadele sırasında ise düşman işgalinden kurtarılamamıştır. Misak-ı Millî’nin birinci maddesine göre 30 Ekim 1918′de fiili işgal altında bulunmadığından Musul,Türk sınırları içerisindedir.

Lozan Konferası’nda Türk-Irak sınır meselesi görüşülürken Türk heyeti bölgenin Türkiye’ye terk edilmesi gerektiğini iddia etmiş, Irak’ı mandası altında bulunduran İngiltere ise Musul’un Irak sınırları içerisinde kalmasını ısrarla savunmuştur. Lozan’da halledilemeyen konu, anlaşmanın üçüncü maddesinin ikinci fırkasında yer alan “Konu, Türkiye ile İngiltere arasında Lozan sonrasındaki dokuz ay zarfında görüşmeler yoluyla halledilecek, mümkün olmadığı takdirde milletler cemiyetine havale edilecektir” şeklindeki ibaresiyle Lozan sonrasına bırakılmıştır.

Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924′te İstanbul’da İngiltere ile başlatılan görüşmelerde İngiltere’nin Irak lehine Hatay üzerinde de hak iddia etmesi üzerine konferanstan bir sonuç alınamamıştır.

Tarafların ikili görüşmelerinden sonuç alınamayınca, Musul Meselesi Lozan Antlaşması’nın ilgili maddesi gereği Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş; cemiyet, konuyu 20 Eylül 1924′te görüşmeye başlamıştır. Görüşmelerde Türk tarafı daha önceki görüşünde ısrar ederek Musul’da bir plebisit yapılmasını istediyse de İngiltere bu talebi de “bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı” gerekçesiyle kabul etmemiştir.

İngiltere, Musul konusundaki uzlaşmaz tavrını bölgede organize ettiği kışkırtma hareketleriyle desteklemeye çalışmıştır. Özellikle Lozan’dan sonra Kürtleri, Asuri kabilelerini ve Arapları sürekli olarak Türkiye aleyhine tahrik etmiştir.

Milletler Cemiyeti’nde Musul Meselesi görüşülürken, Türk-İngiliz kuvvetleri arasında ufak çapta sınır çatışmaları meydana gelmiştir.

Milletler Cemiyeti’nin konuyu incelemek üzere bölgeye gönderdiği Tahkik Komisyonu’nun Eylül 1925′te Cemiyet Meclisi’ne sunduğu raporda Musul’un Irak’ta kalması yönünde görüş beyan etmesi, gerek Türk temsilcileri, gerekse Türk halkı tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Türk tarafının itirazlarına rağmen Milletler Cemiyeti, komisyon raporuna uyarak bölgeyi,16 Aralık 1925 tarihli toplantısında Irak’a bırakma kararı alacaktır.

Türkiye, Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen Cemiyet Meclisi’nin verdiği bu karara uymak zorunda kalarak,5 Haziran 1926′da yapılan bir anlaşmayla Musul’u Irak’a bırakmıştır. Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmesinin karşılığı olarak bölgedeki petrol gelirinin %10′u 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilmiştir. Ancak Türkiye 500 bin İngiliz lirası karşılığı bu hakkından vazgeçmiştir.

Musul’un kaybedilmesinde bölgenin stratejik önemi,petrol kaynakları açısından zengin oluşu ve İngiltere’nin imparatorluk yolları üzerinde olması önemli sebeplerdendir. Bölgenin sahip olduğu bu özellikler İngiltere’nin, ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı tutumuna neden olmuştur.

İngiltere’nin görüşmelerdeki bu uzlaşmaz tavrının bir diğer sebebi de 1926′lı yıllarda hâlâ Türk milletinin hayat hakkını tanımak istememesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca meselenin daha önceki görüşmelerde halledilmeyerek Milletler Cemiyeti’nin kararına kalması Türkiye açısından ayrı bir talihsizlikti. Çünkü bu tarihte Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin üyesi değildir. Buna karşılık İngiltere, cemiyetin aslî ve kurucu üyesidir. İngiltere’nin Cemiyet Meclisi’ndeki bu konumu Musul Meselesi’nde diğer devletlere baskı yapmasını kolaylaştıracaktır.

Ayrıca, Türkiye Musul Meselesi’nden dolayı yeni bir savaşı göze almak istemeyerek dönemin Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüşdü Aras’ın 7 Haziran 1926 tarihli Meclis konuşmasında da belirttiği gibi “fedakârlık” yapmıştır.

b-Türk-Yunan Münasebetleri ve “établi” Anlaşmazlığı:

Lozan Antlaşması sırasında 30 Ocak 1923′te Türkiye ile Yunanistan arasında azınlıklar konusunda bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmada Yunanistan’da bulunan Müslüman-Türk azınlıkları ile Türkiye’de bulunan Rumların mübadelesi öngörülmüştür. Ancak, uygulama safhasında anlaşmanın ikinci maddesinde yer alan “Batı Trakya Türkleri ile İstanbul’da sakin (établi) Rumların bu mübadeleden hariç tutulması” iki ülke arasında uyuşmazlığa sebep olmuştur.

Mübadeleden İstanbul’da yaşayan Rumları hariç tutmak isteyen Yunanistan’ın bu tutumu iki ülke arasında uzun süren bir gerginlik yaratmıştır.Etabli kelimesinin yorumundan kaynaklanan bu anlaşmazlığın dışında tarafların münasebetlerini olumsuz yönde etkileyen bir diğer olay da “Patrik” meselesidir. Türkiye mübadele kapsamına dahil ettiği Ortodoks Patriği Arapoğlu Konstantin’i sınır dışı etmiş, bu olaya Yunanistan tepki göstermiştir. 19 Mayıs 1925′te Patrik Konstantin’in görevinden istifa etmesiyle konu halledilmîş, 1 Aralık 1926′da iki ülke arasında Atina’da yapılan anlaşmayla da iki ülke azınlıklarının emlâk konuları görüşülerek bir düzenleme yapılmaya çalışılmıştır. Ancak, 1926 Antlaşması ülkeler arasındaki meselelerin halli için yeterli olmamıştır.

1930 yılında İtalya Doğu Akdeniz’de bir dostluk ve güvenlik sistemi kurma çabası içine girmişti. Mustafa Kemal Paşa ile Yunanistan Başkanı Elefteros Venizelos’un bu sistemin gelişmesinde olumlu tavırlar alması Türk-Yunan münasebetlerindeki huzursuzluğu ortadan kaldırmıştır. 10 Haziran 1930′da Ankara’da iki ülke arasında imzalanan dostluk anlaşmasıyla Lozan’dan arta kalan mübadele konusu halledilmiş, komşu ülkeler arasındaki dostane ilişkilerde önemli bir adım atılmıştır.

Venizelos’un, 27-31 Ekim 1930′da Ankara’yı ziyareti sırasında imzalanan üç vesikadan oluşan 30 Ekim 1930 tarihli dostluk, tarafsızlık, uzlaşma ve hakem anlaşması Türk-Yunan münasebetlerinin süratle gelişmesini sağlamış ve ileride yapılacak Balkan Antantı’nın imzalanmasına yol açmıştır.

1930 tarihli Türk-Yunan dostluk anlaşması 1830′da bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın bu tarihten itibaren ortaya çıkan Türkiye üzerindeki emperyalist macera hareketlerine son vermiş olması bakımından önemlidir.1930 anlaşması ile kurulan dostluk Kıbrıs Meselesi’nin çıkışına kadar devam edecektir.

c-Türk-Sovyet Münasebetleri :

Millî Mücadele döneminde, gerek Sovyet hükûmetinin, gerekse TBMM hükûmetinin batılı devletlere karşı savaş hâlinde olması 1921 Moskova Antlaşması’nın imzalanmasına sebep olmuştu. Moskova Antlaşması ile başlayan Türk-Sovyet İttifakı Lozan sonrası döneminde de batılı devletlerin Türkiye’ye karşı davranışlarının etkisinde gelişmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri Almanya’yı saflarına alarak 1925′te Locarno sistemini kurmaları Sovyetler Birliği’ni rahatsız etmişti. Ayrıca Musul Meselesi’nde Milletler Cemiyeti’nin tutumu Sovyetler Birliği ile Türkiye’yi birbirine yaklaştırmış ve iki devlet 17 Aralık 1925′te Paris’te bir tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma iki ülke arasındaki iktisadî münasebetlerden daha çok siyasî münasebetlerin gelişmesine sebep olmuştur. Yine iki ülke arasında 11 Mart 1927′de Ankara’da bir ticaret ve Seyr-i Sefain Antlaşması imza edilerek ticari iş birliğinin geliştirilmesine çalışılmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri ile Fransa’nın girişimleriyle 28 Ağustos 1928′de Paris’te 9 batılı devlet tarafından Briand-Kellogg Paktı oluşturulmuştu. Türkiye tecavüzî savaşı yasaklayan bu belgeyi 19 Ocak 1929 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylamıştır .Sovyetler Birliği Briand-Kellogg Paktı imzalayan ilk devlet olmakla birlikte bu antlaşmayı daha önce yürürlüğe koymak amacıyla Doğu Avrupa’daki komşuları ile 9 Şubat 1929′da Litvinof Protokolünü imzalamıştır. TBMM, Litvinof Protokolünü de 1 Nisan 1929′da onaylamıştır.

Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile 1925 Antlaşmasını teyit eden ve iki yıl daha uzatan 17 Aralık 1928 tarihli bir dostluk antlaşmasını imzalaması Türkiye’nin batılı devletlere yaklaşmasındaki Sovyet endişesinden kaynaklanmıştır. Gerçekten de Türkiye, 1930 yılına doğru eski düşmanları İngiltere, Fransa, Yunanistan’la meselelerini hallederek normal münasebetler içine girmiştir. Dolayısıyla bu dönemde Sovyetler Birliği artık Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkacaktır.

d-Türk-İtalyan Münasebetleri

Millî Mücadele döneminde batılı devletler arasında Türkiye’yi işgal hareketinden ilk vazgeçen devlet İtalya olmuştur. Ancak 1922 yılında faşist Mussolini yönetimine giren İtalya saldırgan ve sömürgeci bir politika izlemeye başlamış. Türkiye üzerindeki emellerini de tekrar gündeme getirmiştir. İtalya’nın bu yayılma politikasındaki amacı “Roma İmparatorluğu”nu tekrar canlandırma hayalinden kaynaklanmaktaydı.

Türkiye’nin, Musul Meselesi’ni halletmesinden sonra batılı devletlerle olan ilişkilerinin düzelmeye başladığı görülür. Bu düzelmenin etkisiyle İtalya da Türkiye ile münasebetlerini yumuşatmıştır. İtalya’nın Arnavutluk üzerindeki emellerinden endişe duyan Yugoslavya’nın 1927 yılında Fransa,Çekoslovakya ve Romanya’nın oluşturduğu küçük antanta katılması İtalya ve Yugoslavya münasebetlerinin gerginleşmesine sebep olmuştur. Ayrıca Türk Devleti’nin gittikçe kuvvetlenmekte olan durumu karşısında yayılma politikasında başarılı olamayacağını anlayan Mussolini Ankara’ya karşı bir dostluk politikası takip etmek zorunda kalmıştır.

Gerek Türkiye’nin batılı devletlerle münasebetini geliştirme arzusu, gerekse İtalya’nın Doğu Akdeniz’de kuvvetli bir ittifak oluşturma çabaları iki devlet arasında 30 Mayıs 1928 tarihli tarafsızlık uzlaşma ve adli tasfiye antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanmıştır.

1930 Türk-İtalya Antlaşması iki ülke arasında mevcut olan huzursuzluğu kaldırmış olmasına rağmen daha sonraki dönemlerde münasebetlerin dostane bir seyir takip ettiği söylenemez. Özellikle 1936′dan itibaren Türk-İngiliz yakınlaşması Türk-İtalyan münasebetlerinin zayıflamasına sebep olacaktır.

e-Türk-Fransız Münasebetleri

20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi ,Türk-Fransız münasebetlerinde bir yakınlaşma doğurmuştu. Ancak, Lozan görüşmelerinde Fransa’nın Osmanlı borçları ve Türkiye’deki yatırımlar konusundaki olumsuz tavrı Yusuf Kemal-Franklin Boullioun Antlaşması’nın getirdiği yakınlaşmayı zedelemiştir.

Lozan sonrasında Türkiye-Suriye Sınır Meselesi, Osmanlı borçları, yabancı okullar, Adana-Mersin Demiryolu Meselesi ve Bozkurt-Lotus davası ,Türkiye ile Fransa arasındaki uyuşmazlık konularıdır.

1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi’nin sekizinci maddesinde antlaşmadan sonraki bir aylık dönemde Türkiye-Suriye sınırının, kurulacak karma komisyon tarafından tespit edileceği öngörülmüştür. Fakat komisyon ancak 1925′te toplanabilmiş ve meseleyi halledemeden dağılmıştır. Daha sonra 18 Şubat 1926′da Halep’te parafe edilen ve 30 Mayıs 1926′da imzalanan Türk-Fransız dostluk antlaşması Türkiye-Suriye sınırını tespit ettiği gibi Türkiye ile Fransa arasındaki genel konularda da bir uzlaşma sağlanmasına imkân vermiştir.

Lozan Konferansı’nda görüşüldüğü halde çözümlenemeyen konulardan birisi de Osmanlı borçlarıdır. Osmanlı Devleti’nin yabancı devletlere vermiş olduğu imtiyazlardan en fazla faydalanan Fransa olmuştu. Dolayısıyla Osmanlı Devleti en fazla Fransız vatandaşlarına borçlu kalmıştı. Konu, 13 Haziran 1928′de Paris’te yapılan bir antlaşma ile halledilmiş Osmanlı borçlarının ödenmesi belirli bir sisteme bağlanmıştır.

Fakat 1929 dünya iktisadî bunalımı Türkiye’nin ödeme güçlükleriyle karşılaşmasına sebep olmuştu. Bu sırada Amerika Cumhurbaşkanı Hoover’in 1931′de kendi adını alan Hoover Moratoryumu’nu ilân etmesi borçların ödenmesini geciktirme imkanını gündeme getirmiş, Türkiye de bundan istifade etmek istemiştir. Paris’te yapılan görüşmeler sonunda ilkinden daha uygun ödeme şartlarıyla yeni bir antlaşma 22 Haziran 1933′de imzalanarak Osmanlı Borçları Meselesi halledilmiştir.

Türk-Fransız münasebetlerinde sıkıntı yaratan bir diğer konu da Türkiye’deki Fransız misyoner okulları meselesidir. Türk hükûmeti bu okullarda tarih ve coğrafya derslerinin Türk öğretmenler tarafından Türkçe olarak okutulmasını istemişti. Fransa bu isteğe karşı çıktıysa da Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında meseleyi Türk hükûmetinin isteği yönünde kabullenmek zorunda kalmıştır.

Yine Türkiye’nin Adana-Mersin demir yolunu satın almak istemesi ve Türk bayrağı taşıyan Bozkurt adlı gemi ile Fransız bayrağı taşıyan Lotus adlı geminin Midilli açıklarında Ağustos 1926′da çarpışmasıyla ortaya çıkan hukukî sorunlar iki ülke arasında sürtüşme yaratmıştı. Bozkurt-Lotus Davası 1927 yılında Milletler Arası Daimî Adalet Divanı’nda Türkiye lehine sonuçlanmış, demir yolu meselesi de 1929′da yapılan bir anlaşmayla yine Türkiye lehine halledilmiştir.

Türkiye ile Fransa arasındaki bu meseleler çözüldükten sonra iki ülke arasında gelişme gösteren münasebetler 1936-1939 yılları arasında ortaya çıkan Hatay Meselesi yüzünden tekrar bir gerginlik dönemi yaşanmasına yol açacaktır.

f-Türkiye’nin İslâm Ülkeleri ile Münasebetleri:

Türkiye, İslâm ülkeleri içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet Afganistan olmuştur. Yusuf Kemal Bey başkanlığındaki Türk delegeleri Moskova’da Bolşevik yöneticileri ile görüşmeleri sürdürürken Afganistan’ın Moskova Büyükelçisi Muhammed Veli Han ile de bir görüşme yaptılar. Sonuçta 1 Mart 1921′de Türk-Afgan Dostluk Antlaşması imzalandı. Antlaşma ile iki ülke arasında ciddî bir dostluk sağlandığı gibi Türkiye’nin eğitim alanında Afganistan’a yardım yapması öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince Sultan Ahmet Han 21 Nisan 1921′de Ankara’ya gelmiştir.

Daha sonra 25 Mayıs 1928′de Ankara’da imzalanan Türk-Afgan Dostluk Antlaşması esas itibarıyla 1921 Antlaşmasını teyit eder nitelikte olup iki ülke arasında “ebedî” bir dostluk ilişkisi sağlanmıştır. Daha sonraki yıllarda taraflar arasındaki dostluk ve iş birliği bozulmadan devam edecektir.

Cumhuriyet’in ilânından sonra Türk-İran münasebetlerinin iki ülke arasındaki sınır meseleleri yüzünden gelişme gösterdiği söylenemez. Daha çok Türk-İran sınır bölgesinde yaşayan kabile ve aşiretleri kontrol edememekten kaynaklanan sınır meselesi 22 Nisan 1926′da Tahran’da imzalanan güvenlik ve dostluk antlaşmasıyla giderilmek istenmişse de yeterli olmamıştır.

Diplomatik münasebetlerin kesilme noktasına geldiği bir dönemde 15 Haziran 1928′de Tahran’da imzalanan antlaşma ile 1926 Antlaşması daha etkili hâle getirilmiştir. Nihayet 23 Ocak 1932′de Tahranda imzalanan iki antlaşma Türk-İran sınır meselesini de çözüme kavuşturmuştur. Bu antlaşmalar aynı zamanda iki ülke arasında münasebetlerin gelişmesine ve dostluğun kurulmasına sebep olmuştur.

Türkiye’nin Arap ülkeleri ile olan münasebetleri dinî meseleler yüzünden uzun süre gelişme gösterememiştir. Türkiye’nin batılılaşma hareketi bu ülkelerde memnuniyetsizlik yaratmıştı. Esasında Türkiye, Millî Mücadele sonrasında bu ülkeler üzerinde eski Osmanlı ülkesi olmasından dolayı bir hak iddiasında bulunmamıştı. Dolayısıyla ülkeler arasında çıkar çatışması mevcut değildi. Ancak, Arap ülkelerinin bu dönemde batı sömürgesi altında bulunması Türkiye ile olan münasebetleri batılı devletlerin etkisi altında kalmıştır. Ayrıca hilafetin kaldırılması özellikle İran ve Mısır gibi ülkelerde tepkilere yol açmıştır.

Bu tür anlaşmazlıklara rağmen Türkiye’yi emperyalizme karşı savaşan ve kazanan bir ülke olarak gören Arap ülkeleri diğer İslâm ülkeleri ile birlikte Türkiye’ye dost olarak kalmayı tercih etmişlerdir.

Görüldüğü gibi Lozan sonrasındaki on yıllık devrede Türkiye batılı devletlerle olduğu gibi İslâm ülkeleri ile de dostane münasebetler kurmuş oluyordu.

1932-1938 Dönemi

a-Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Katılması

1932 yılına gelindiğinde Türkiye komşularıyla münasebetlerini büyük ölçüde hallederek milletler arası münasebetlerde oldukça güçlü bir konuma gelmiştir. Türkiye’nin elde ettiği bu konum dış münasebetlerde bağımsız ve eşit bir statü kazanmasından dolayı önemlidir. Türkiye 1932-1938 devresinde daha çok elde ettiği statüyü yine barışçı bir politika takip ederek korumaya çalışacaktır.

1932-1938 devresi milletler arası münasebetlerin siyasî ve iktisadî olmak üzere iki yönü vardır.1929-1930 iktisadî buhranı devletlerin dış politikalarını tekrar gözden geçirme zorunluluğunu doğurmuştur. İktisadi mücadelenin devletlerin siyasî münasebetlerinde önemli rol oynaması, birtakım gruplaşmalara ve gruplar arası ilişkilerin sertleşmesine neden olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı galip devletleri Versailles, Saint Germain, Trianon, Nevilley Antlaşmaları ile sağlanan durumun (Status Quo) korunmasına çalışarak antirevizyonist grubu meydana getirmişlerdi. Buna karşılık Almanya ve Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden olmasına rağmen umduğunu bulamayan İtalya,Versailles Antlaşması’nda kaybettiklerini tekrar alma çabasına girerek revizyonist grubu oluşturmuşlardır.

Türkiye, Lozan’da Misak-ı Millî ilkelerini tam manasıyla gerçekleştiremediği hâlde antirevizyonist devletlerin yanında yer almayı tercih etmiştir.

Bu politik kararda iki sebep etkilidir. İlki “Türkiye’nin emniyetini gaye tutan hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir sulh istikameti bizim düsturumuz olacaktır” ilkesinin benimsenmiş olmasıdır. Diğeri ise Millî Mücadele döneminden itibaren Türkiye’nin kuvvetli bir müttefiki olan Rusya’nın Alman ve Japon tehlikelerine karşı antirevizyonist gruba yönelmesidir. Bu yöneliş Türkiye’yi de bu istikamette etkilemiştir.

Milletler Cemiyeti, I.Birinci Dünya Savaşı sonrasında milletler arası barışın korunması ve iş birliğinin sağlanması için galip devletler tarafından kurulmuştur. Cemiyetin kuruluş amaçlarından bir diğeri ise Versailles Antlaşması ile sağlanan durumun devamını sağlamaktı. Türkiye başlangıçta gerek Musul Meselesi’nde Milletler Cemiyeti’nin taraflı tutumunun,gerekse Sovyetler Birliği’nin cemiyete bakışının olumsuzluğu yüzünden cemiyete giriş için müracaat etmemişti. Ancak, 1930′dan sonra Türkiye’nin milletler arası politikada ağırlığını attırması , kollektif barış anlayışının, statükocu devletlerle meselelerini halletmesi Milletler Cemiyeti’ne üyelik için davet edilmesine yol açmıştır.

Teşkilatın 6 Temmuz 1932 tarihli genel kurulunda İspanya temsilcisinin teklifi ve Yunan temsilcisinin desteği ile daveti öngören bir tasarı kabul edilmiştir. TBMM, 9 Temmuz’da daveti kabul etmiş, 18 Temmuz 1932′de alınan genel kurul kararıyla Milletler Cemiyeti’ne giriş tamamlanmıştır.

b-Türkiye’nin Balkan Devletleri ile Münasebetleri Ve Balkan Antantı:

Türkiye, Balkan Antantı öncesinde Balkan Devletleri ile ikili dostluk antlaşmaları yapmıştı. Arnavutluk ile 15 Aralık 1923′de Ankara’da imzalanan dostluk antlaşması; Bulgaristan’la 18 Ekim 1925′te Ankara’da imzalanan dostluk antlaşması; Yugoslavya ile 28 Ekim 1925′te Ankara’da imzalanan barış ve dostluk antlaşmaları Balkan devletleriyle münasebetlerinin düzelmesini sağlamıştır. Fakat bu antlaşmalar arasında 1930 tarihli Türk-Yunan iş birliği, Balkan Antantı’nın anlaşmasındaki esas unsurdur. Türkiye, Yunanistan’la ayrıca 14 Eylül 1933′te Ankara’da ortak sınırları karşılıklı korumaya alan bir samimî antlaşma paktı imzalamıştır.

Diğer yandan Locarno Antlaşmaları, Kellog Paktı ve Litvinov Protokolü gibi barışçı teşebbüslerle küçük antant gibi statükocu ittifakların ortaya çıkması da Balkanlardaki iş birliğinde teşvik edici etkenler olmuştur. 1933′te Nazi Partisi’nin Almanya’da iktidara gelmesi ise iş birliği çalışmalarını hızlandırmıştır.

İlk Balkan Konferansı 1930′da Atina’da Arnavutluk ,Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Türkiye temsilcilerinin katılmalarıyla toplanmıştır. Bulgaristan’ın daha sonraki tarihlerde revizyonist bir dış politikaya yönelişi Balkan iş birliği çalışmalarından çekilmesine sebep olmuştur. Arnavutluk ise İtalya’nın etkisiyle çalışmalardan uzaklaşacaktır.

Türkiye’nin kurulmasında ve başarılı olmasında öncü rolü oynadığı Balkan Antantı Atina’da 9 Şubat 1934′te Yunanistan, Bulgaristan, Türkiye ve Romanya dış işleri bakanları tarafından imzalanmıştır.

Balkan Antantı, tarafların Balkanlardaki sınırlarının bölgedeki revizyonist devletlere karşı korumak için alınmış bir tedbir olduğu gibi Balkanlarda barışın kuvvetlendirilmesine yardımı öngörülmüştür. Antant tarafların birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle beraber siyasî harekette bulunmamayı veya siyasî antlaşma yapmamayı şarta bağlamıştı.

Türkiye, İtalya’nın yayılma politikasının oluşturduğu tehlikeye karşı bir engel olarak gördüğü Balkan Antantı’nı yaşatmak için büyük çaba sarf etmiştir. Ancak İtalya’nın antantı bozmak amacıyla uyguladığı siyasî manevralar ve Almanya’nın Balkanlardaki ekonomik etkisi balkan devletlerini bu iki devlete yaklaştırmıştır. Ayrıca Yugoslavya’nın 1937′de Bulgaristan’la dostluk antlaşması yapması Balkan Antantı’nın 1940 yılında dağılmasına yol açan sebeplerdir.

c-Sa’dabat Paktı :

Türkiye, 1930′lardan sonra İslâm ülkeleri ile çok taraflı bir iş birliğine gitmiştir. İran’la 5 Kasım 1932′de dostluk, güvenlik, tarafsızlık ve ekonomik iş birliği antlaşması, 1937′de de iş birliğini sağlayan çeşitli antlaşmalar imzalamıştır. Irak’la Bağdat’ta 1936′da nota teatisi ile 5 Haziran 1926′daki sınır ve komşuluk antlaşmasının bazı bölümlerini uzatmışlardır.

Irak’la ayrıca 1932′de suçluların geri verilmesi ve ticaret antlaşması imzalanmıştır. Mısır ile 7 Nisan 1937′de Ankara’da dostluk antlaşması imzalanmıştır.

Ayrıca, Türkiye Orta Doğu’da bölgesel bir iş birliği faaliyeti başlatarak 2 Ekim 1935′te Cenevre’de İran ve Irak’la üçlü bir antlaşma parafe etmiştir. Bu gruba daha sonra Afganistan da katılmıştır. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan bu iş birliğini daha da geliştirerek 8 Temmuz 1937′de Tahran’daki Sa’dabat Sarayı’nda ,Sa’dabat Paktı’nın imzalanmasını gerçekleştirmişlerdir. Sa’dabat Paktı tarafların dostluk ilişkilerini devam ettirmeyi ,ortak sınırlara saygı göstermeyi, birbirlerine karşı saldırmamayı ve iç işlerine karışmamayı taahüt altına almıştır.

Balkan Antantı’nda olduğu gibi Sa’dabat Paktı’nın oluşmasında Türkiye’nin önemli rolü vardır. Revizyonist devletlerden İtalya’nın Etopya’yı (Habeşistan) işgal etmesi paktın meydana gelmesindeki en önemli etkendir. Sa’dabat Paktı ,İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önemini kaybetmiştir.

Türkiye, Balkan Antantı ve Sa’dabat Paktı ile batıda ve doğuda bir güvenlik sistemi kurarak kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiş oluyordu.

d-Türk-Sovyet Münasebetleri:

1933 yılının sonuna kadar zaman zaman görüş ayrılıkları ortaya çıkmasına rağmen sıkılaşarak devam eden Türk-Rus ilişkileri 1934 yılından itibaren erişilen doruk noktasından aşağıya inmeye başlayacaktır.

Türkiye, batılı devletlerle iş birliğine gittikçe Sovyetler Birliği’nden belirli bir ölçüde uzaklaşmaya başlamıştır. Bu uzaklaşma özellikle Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nden sonra artarak devam edecektir.

Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girmesinden sonra Sovyetler Birliği’nin de 1934′te cemiyete üye olması iki ülke arasındaki doğabilecek muhtemel çatışmayı da önlemiştir. 1934 Balkan Antantı konusunda birtakım endişelere sahip olan Sovyetler Birliği’ne Türkiye’nin güvence vermesi ile iki ülke arasındaki münasebetlerin tamamen koparılmamasına özen gösterilmiştir.

Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile münasebetlerinin dostane bir şekilde devam etmesi yönündeki çabalarına rağmen,Sovyetler Biriliği’nin tutumu Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nden sonra 1939 yılına gelindiğinde değişmiştir. Sovyetler Birliği, can düşmanı kabul ettikleri Hitler Almanya’sı ile antlaşma yaparak dış politikasında önemli bir değişikliğe gitmiştir. Daha sonra Sovyetler Birliği kuzeyde Finlandiya’ya saldırdı. Arkasından Baltık devletlerini ilhak etti. Sovyet politikasında meydana gelen bu değişiklik 1945′te Türk-Sovyet dostluk münasebetlerinin iflas etmesine neden olacaktır. Bu tarihte Sovyetler Birliği, Boğazlar ve doğudaki üç ilimiz üzerinde hak iddia etme cesaretini göstermiştir.

e-Türk-İtalyan Münasebetleri:

İtalya ile imzalanan 1928 Antlaşmasının iki ülke münasebetlerinde meydana getirdiği dostluk bir müddet devam etmiştir. 4 Ocak 1932′de İtalya ile Ankara’da imzalanan bir antlaşma ile Meis ve Anadolu sahillerindeki birkaç küçük ada üzerindeki ihtilaf halledilmiştir. Bunun yanı sıra 1928 Antlaşmasını 5 yıl süreyle uzatan ek protokolde taraflar arasındaki dostluğun gelişmesi ümidini doğurmuştu. Ancak , İtalya’nın 1934′te Orta ve Yakın Doğu’ya yayılma emellerinin ortaya çıkması, münasebetlerin bir anda bozulmasına yol açmıştır.

İtalya’nın 3 Ekim 1935′te Etopya’ya saldırması, Türkiye’nin İngiltere ile sıkı bir iş birliği yapmasına neden olmuştur. 1936 yılında İtalya’nın on iki adayı, özellikle Leros Adası’nı tahkim etmesi, Türk-İtalya münasebetlerinde gerginliğin hat safhaya ulaşmasına sebep teşkil etmiştir. Ayrıca İtalya, Türkiye’nin talebi ile toplanan Montreux Konferansı’na katılmamıştır.

İtalya ile yaşanan gerginlik bu devletin ; Temmuz 1936′da Türkiye’ye 1928 Antlaşması’na bağlı olduğunu bildirmesi ve İngiltere ile 2 Ocak 1937′de Akdeniz konusunda yaptığı bir antlaşma yeni bir yakınlaşmaya sebep olmuştur. Türk-İngiliz yakınlaşmasından çekinen İtalya’nın İngiltere ile yaptığı antlaşma, Türkiye ile olan münasebetlerinin de düzelmesine yol açmıştır.

Türk-İtalyan münasebetlerinde meydana gelen bu düzelme Hatay Meselesi yüzünden Fransa ile arası açılan Türkiye’nin de işine gelmiştir.

2-3 Şubat 1937′de Tevfik Rüştü Aras ile Kont Ciano arasında yapılan Milano görüşmeleri yeni bir iş birliği havası yaratmakla birlikte İtalya ortamdan istifade etmek yoluna gitmiş ve Türkiye’yi İtalya-Almanya safına çekmeye çalışmıştır.

10-11 Eylül 1937′de Avrupa devletlerinin katılması ile Nyon’da gerçekleşen konferansa Almanya ,İtalya ve Arnavutluk katılmamışlardı. Nyon Konferansı, Akdeniz’de meydana gelen korsanlık olaylarının önlenmesi için düzenlenmişti. Bu olaylarda İtalya’nın rolü olduğu iddia edilmiştir. Türkiye, konferansta Fransa ve İngiltere’yi desteklemiştir.

Türkiye’nin bu devrede yavaţ yavaţ statükocu gruba kayması İtalya’nın Türk ülkesi üzerindeki emellerinden kaynaklanmıştır. Çünkü İtalya’nın davranışlarında Türk dış politikasını etkileyen önemli talepler mevcuttur.

f-Türk-Alman Münasebetleri

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya zorla kabul ettirilen Versailles (Versay) Antlaşması, bir müddet Almanya’nın Avrupa diplomasisinden uzak kalmasına sebep olmuştur.1919-1932 yılları arasında Türk-Alman münasebetleri normal siyasî temastan öteye geçmemiştir.1933 yılında başlayan Nazi iktidarıyla birlikte Almanya, siyasî ve iktisadî nüfuzunu arttırmıştır.1934 yılından itibaren Türkiye, Almanya ile sıkı bir iktisadî iş birliğine girmiştir. Almanya,Türkiye üzerindeki iktisadî nüfuzunu kullanarak Türk-Sovyet ve Türk-İngiliz münasebetlerinde gerginlik yaratıp Türkiye’yi revizyonist guruba çekmeye çalışmıştır.

Almanya stratejik önemi haiz Boğazların kendisi tarafından uygun görülmeyen bir statüye bağlanacağı endişesiyle, Montreux (Montrö) Sözleşmesine katılmadığı gibi tasvip etmediğini de açıklamıştır.

Bu tip olumsuzlukların yanı sıra Türkiye, Almanya ile olan iktisadî iş birliğinden vazgeçmeyecektir.1938 yılında Alman Ticaret Bakanı Funk’un Türkiye’yi ziyareti sırasında üzerinde mutabakata varılan;Türkiye’ye on yıl süreyle 150 milyon mark kredi verilmesini öngören antlaşma 16 Ocak 1939′da Berlin’de imzalanmıştır. Yine 25 Temmuz 1938′de Berlin’de iki ülkenin imzaladığı bir ticaret antlaşması ile de Türk-Alman ticarî münasebetlerinin geliştirilmesine çalışılmıştır.

Almanya, iktisadî gücünü kullanarak Türkiye’ye karşı gerçekleştirmek istediği politikada başarılı olamamıştır. İtalya-Almanya tehlikesi,Türkiye’nin kararını 1939 yılında kesinleştirecek ve antirevizyonist statükocu devletlerin yanında yer almasına yol açacaktır.

g-Türk-İngiliz Münasebetleri:

Lozan görüţmelerinde İngiltere’nin olumsuz tutumu ve 1926′da Musul Meselesi’nin Türkiye aleyhine neticelenmesi,iki ülke arasındaki münasebetlerin bir müddet dostane olmayan bir seyir takip etmesine sebep olmuştu. Ancak, Türkiye’nin batılı devletlerle iş birliğine yönelik bir dış politika takip etmesi,1932′ten itibaren Türk-İngiliz münasebetlerinin yavaş yavaş gelişmesinde rol oynayan önemli faktörlerden birisidir.

Almanya ve İtalya’nın Doğu ve Akdeniz politikası 1934′den itibaren Türkiye’nin İngiltere’ye daha da yakınlaşmasını sağlayacaktır. 1936′da gerçekleşen Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türk-İngiliz yakınlaşmasında bir dönüm noktasıdır. Montreux’de İngiltere ,Türkiye’yi desteklemiştir.

1938 yılına gelindiğinde Türkiye ve İngiltere arasındaki iktisadî münasebetlerin gelişme gösterdiği görülmektedir.27 Mayıs 1938′de iki devlet arasında Türkiye 10 milyon sterlinlik kredi açılmasını öngören bir antlaşma imzalamıştır.

1937 tarihli Nyon Konferansı’nda Türkiye İngiltere’yi desteklemiş, 19 Ekim 1939′da ise Türkiye,İngiltere ve Fransa arasında imzalanan karşılıklı yardım antlaşması ile de Türkiye-İngiltere iş birliği kesinlik kazanmıştır.

h-Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi:

Misak-ı Millî’de, Boğazlar konusu “…İstanbul kenti ve Marmara denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak kalmak şartıyla, Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte, öteki tüm devletlerin oy birliği ile verecekleri karar geçerlidir” şeklindeki ifadeyle esasa bağlanmıştı. Lozan görüşmelerinde, Boğazların durumu ile ilgili olarak İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Türkiye’nin imzaladığı bir Boğazlar Sözleşmesi hazırlanmıştı. Bu sözleşmede geçişlerle ilgili esaslar genel olarak Misâk-ı Millî esasına uygun olmakla birlikte sözleşmeye ısrarla Boğazların silâhtan arındırılmasıyla ilgili hükümlerin konması, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşüren bir durum meydana getirmiştir.

Lozan’da Boğazlar Sözleşmesi üç esası ortaya çıkarmıştır:

1-Boğazlar asker ve silâhtan arındırılmıştır.

2- Boğazlardan geçişi kontrol etmek ve Milletler Cemiyeti’ne geçişle ilgili bilgiler vermekle yetkili bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştur.

3-Boğazların asker ve silâhtan arındırılmasıyla, ileride Türkiye için herhangi bir tehlike teşkil edecek duruma karşı Milletler Cemiyeti’nin özellikle de İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın garantisi sağlanmıştır.

Ancak, Milletler Cemiyeti güvenlik sistemi başarı ile uygulanamamıştır. Revizyonist devletlerden İtalya, Cemiyetin bir üyesi olan Etopya’yı işgal etmiş, Almanya, Versailles Antlaşması’na uymayarak Ren bölgesini silâhlandırmış, Japonya ise Milletler Cemiyeti’nden ayrılmıştır. Milletler arası münasebetlerin bozulmasına yol açan bu gelişmeler, silâhtan arındırılmış Boğazlar konusunda Türkiye’yi endişeye sevk etmiştir.

Türkiye, Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesini ilk olarak 23 Mayıs 1923′te talep etmişti, ancak Sovyetler Birliği’nin dışında diğer batılı devletler tarafından olumlu karşılanmamıştı. 1934′te Balkan Antantı’nın kurulmasıyla, Boğazlar konusundaki Türk talebi Antant üyeleri tarafından uygun görülmüştür. Almanya’nın 1936′da Ren bölgesini silâhlandırması üzerine,İngiltere de Türk hükûmetinin isteğine olumlu cevap verecektir.

Türk hükûmeti 11 Nisan 1936′da Lausanne (Lozan) Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan devletlere birer nota göndererek sözleşmenin değiştirilmesi teklifini tekrarlamış, bunun üzerine 22 Haziran 1936′da İsviçre’nin Montreux kentine bir konferans düzenlenmiştir.

Montreux Boğazlar Sözleşmesi (175) , 20 Temmuz 1936′da Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanmıştır. İtalya,sözleşmeyi daha sonra 2 Mayıs 1938′de imzalamıştır.

Montreux Sözleţmesi ile;Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştır. Askerden arındırılması ile ilgili tedbirler de kaldırılarak, askerî hâle gelebileceği hükme bağlanmıştır. Böylece, boğazların emniyeti Türkiye’ye bırakılarak, bölge üzerinde hâkimiyetini koruması sağlanmıştır.

Ayrıca Boğazlardan geçiş ve seyrü sefer, Türkiye’nin ve Karadeniz’e sahili olan devletlerin güvenliği sağlanacak şekilde düzenlenmiştir. Ticaret gemileri için tam geçiş serbestliği tanınmıştır. Savaş gemileri için ise; herhangi bir savaş hâlinde Türkiye savaş içerisinde değilse, savaşan devletlerin savaş gemileri Boğazlardan geçemeyecekti. Türkiye savaşın içinde ise veya kendisini savaş tehlikesi karşısında görürse, geçiş kararı kendisine bırakılıyordu.

Karadeniz’e sahili olmayan devletlerin, Karadeniz’e geçebilecek savaş gemileri cinsi, büyüklüğü ve tonajı sınırlandırılmıştır. Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de oldukça geniş serbestlik tanınmıştır.

Sözleşmenin süresi 20 yılla sınırlandırılmakla birlikte taraf devletlerden hiçbirisi süre sonunda sözleşmenin feshi yönünde bir talepte bulunmadıklarından, sözleşme hala yürürlüktedir.

Türkiye’nin Montreux Sözleşmesi’yle, Boğazlar üzerinde hâkimiyetini tesis etmesi, milletlerarası münasebetlerde prestijini artırmıştır. Sözleşme, Türk-İngiliz ve Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönüm noktasıdır.

Sözleşmeyle oluşan Türk-İngiliz yakınlaşması Sovyetleri rahatsız etmiş ve Türk-Sovyet münasebetlerinde soğukluk meydana gelmiştir.

ı-Türk-Fransız Münasebetleri ve Hatay Meselesi :

Lozan’dan arta kalan Osmanlı Borçları Meselesi’nin 1933′te yapılan bir antlaşma ile halledilmesi, Türk-Fransız münasebetlerinin dostane bir mahiyet kazanmasına sebep olmuştu. 1932-1939 döneminde Türkiye ile Fransa arasında münasebetleri etkileyen olay, Hatay Meselesi (İskenderun Sancağı) olacaktır.

İskenderun Sancak’ı, ekseriyetinin Türk olması nedeniyle Misak-ı Millî sınırları içinde idi. Ancak 1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi Sancak’ın Türk sınırları dışında bırakılmasını öngörmüştü. İtilafname, sancağa özel bir statü vermekle birlikte, bölgedeki Türk unsurunun çıkarlarını da gözetmekte idi. Lozan da sancak’ın bu yapısı aynı şekilde teyit edilmiştir. Dolayısıyla Sancak, Suriye gibi Fransız mandası altına girmiş oluyordu.

Fransa’nın, 9 Eylül 1936′da Suriye’ye bağımsızlığının verilmesi yönünde bir antlaşma yapması, Suriye sınırları içinde yer alan sancak meselesinin tekrar gündeme gelmesine yol açmıştır. Çünkü Sancak da Suriye’nin yönetimine girecekti. Bu mesele 1936′dan 1939′a kadar Türk-Fransız münasebetlerinde gerginlik yaratacaktır.

Türkiye, 9 Ekim 1936′da Fransa’ya verdiği bir notada Suriye’ye yapıldığı gibi İskenderun Sancağına da bağımsızlık verilmesini talep etti. Fransa verdiği cevabî notada konuyu Milletler Cemiyetine havale etmeyi teklif etti. Türkiye bu teklifi kabul etti.

Türkiye, Sancak Meselesi’ne büyük önem vermiştir. Atatürk bu önemi şöyle ifade etmektedir;”…Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca mesele, hakiki sahibi öz Türk olan “İskenderun-Antakya” ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde,ciddiyet ve kat’iyetle durmaya mecburuz”.

14-16 Aralık 1936′da toplanan Milletler Cemiyeti, Sancak Meselesi için üç kişilik gözlemci heyeti tayin etti.20 Ocak 1937′de tekrar toplanan konsey İngiltere’nin Türk tezini desteklemesi sonucunda Sancak’ta ayrı bir statünün oluşturulmasını kararlaştırdı.

Bu yeni statüye göre;İskenderun ve Antakya iç işlerinde tam bağımsız, fakat dışişlerinde Suriye’ye bağlı kalacak, ayrı bir anayasası olacak, resmî dili ise Türkçe olacaktı. Daha sonraki görüşmelerde resmî dil Türkçe ve Arapça olarak kabul edilmiştir. Sancak’ın ülke bütünlüğü Türkiye ve Fransa tarafından teminat altına alınacaktı. Fransa ile 29 Mayıs 1937′de bu teminatı sağlayan ve Türkiye-Suriye sınırını tespit eden bir antlaşma yapılmıştır.

1937 yılında, yeni sistem Sancak Meselesi’ni tamamen halledememiş, birtakım sıkıntıların meydana gelmesine neden olmuştu. Suriye halkı Hatay’a bağımsızlık verilmesini protesto etti.

Fransızlar ise Sancak’taki Arapları ve diğer azınlıkları kışkırtma yoluna gitti. Milletler Cemiyeti gözetiminde hazırlanan Sancak anayasasına göre, 1937′de seçimlerin yapılması gerekirken bölgedeki olumsuzluklar yüzünden seçimler ertelendi. Türkiye, Sancak’taki Fransız valisi ve memurların davranışlarının yarattığı gerginlik üzerine Hatay sınırına 30.000 kişilik bir kuvvet yığdı.

Avrupa’nın içinde bulunduğu gerginliğin artması ve İkinci Dünya Savaşının eşiğine gelinmesi, Fransa’yı Hatay Meselesi’nde Türkiye’ye karşı daha yumuşak bir politika takip etmesine sebep olmuştur. 3 Haziran 1938′de Türkiye ve Fransa arasında yapılan askerî antlaşma ile Sancak statüsünün korunması öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince Türkiye ve Fransa Sancak’a 2500′er kişilik bir kuvvet göndermiştir. Askerî antlaşmanın imzalanmasından sonra iki ülke arasında 4 Temmuz 1938′de bir dostluk antlaşması daha imzalanarak Sancak Meselesi’nin hallinde önemli bir adım daha atılacaktır.

Sancak’ta Ağustos 1938′de yapılan seçimlerde,Türk topluluğu 40 milletvekilliğinden 22’sini kazanmıştır.

2 Eylül 1938′de toplanan Sancak Meclisi, İskenderun Sancak’ına Türkçe adıyla “Hatay Devleti” ismini vermiştir.

Hatay Meselesi’nin halledilmesinden sonra Türk-Fransız münasebetleri hızlı bir şekilde gelişme göstermiştir.23 Haziran 1939′da Ankara’da iki ülke arasında imzalanan antlaşma, karşılıklı yardımı öngördüğü gibi, Hatay’ın Türkiye’ye katılma talebinin Fransızlar tarafından kabul edilmesine sebep olacaktır.

Nihayet, 29 Haziran 1939′da son toplantısını yapan Hatay Meclisi oy birliği ile ana vatana katılmaya karar vermiştir.

Hatay’ın kazanılmasında, Avrupa’nın içinde bulunduğu buhranlı dönemin etkisi, İngiltere’nin Türkiye’yi destekler mahiyette tavır alması önemli faktörler olarak gösterilebilir. Ancak en önemli faktör, 1936′dan sonra daha güçlü bir Türkiye’nin varolması ve Türk dış politikasının bu dönemde kararlı ve tavizsiz bir şekilde tatbik edilmesidir.

6-Türk İnkılâbının Dayandığı İlkeler:

Atatürk, devlet adamı, başkumandan ve fikir adamı olarak temayüz etmiştir. Dünya tarihinde, devlet adamı ve başkumandan olarak icraat ve mücadelelerini fikriyata istinat ettirenlerin sayıları sınırlıdır. Zira sosyal ilimlere dayanarak analiz yapmak ve senteze varmak demek olan fikriyat,hem bilgi ve kültür,hem de istidat ister.

Tarihî gelişmelerin meydana getirdiği Türk inkılâbı, bir fikir ve idealin başarıya ulaşmış hâlidir. Türk inkılâbındaki fikriyatın yönü Atatürkçülük şeklinde ifade edilir. Türk inkılâbının fikrî gücü ve dayandığı esaslara ise “Atatürk İlkeleri” denir.

Atatürkçülüğün temel ilkeleri olarak değerlendirilen altı ilkenin doğup gelişmesi Türk İnkılâbının başlangıç safhasında olmamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk tüzüğünde yer alan “Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve milliyetçilik” ilkelerine “laiklik, devletçilik ve inkılâpçılık” ilkeleri partinin 1931′deki 3. kurultayında eklenmiştir. 5 Ţubat 1937′de yapılan anayasa değişikliği ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin nizamnamesinde yer alan altı ilke Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikleri olarak anayasada yer almıştır.

Türk inkılâbının amacı; Millî modernleşmeyi sağlamak Türk, toplumuna yeni bir şekil ve anlayış kazandırmaktır. Türk inkılâbı; bağımsızlığı, hür düşünceyi ve insan onurunu temel alan bir Türk rönesansıdır. Mustafa Kemal Paşa, bu anlayıştan hareketle ilk yapılacak işin “Türkleri yeni baştan Türkleştirmek” olduğunu tespit etmiştir. Bu ideallerin ileriye dönük bir şekilde gelişmesi ve korunması Atatürk ilkelerinin gerçek anlamda uygulanması ile mümkündür.

Altı Atatürk İlkesi’nin yanı sıra bu ilkeleri tamamlayıcı nitelikteki “Millî hâkimiyet”, “Millî bağımsızlık” ve “Millî birlik” ilkeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde varolan unsurlardandır. Atatürk ilkeleri ile birlikte mütalâa edildiğinde Atatürkçülüğün tanımı daha iyi anlaşılacaktır.

a-Millî Hâkimiyet:

Millî hâkimiyet, milletin kendi kendini idare etmesi, kendine hükmedecek heyeti seçmesidir. Yani millet tarafından devlete verilen iktidardır. Bu durumda hâkimiyet bir kişiye, gruba ve çoğunluğa değil , bütün millete aittir.

Batı menşeli olan “millî hâkimiyet” kavramı siyasî hayatımıza Millî Mücadele ile birlikte girmiştir. Atatürk “Millî hâkimiyet” mefhumuna Türk’ün ve kendi yüksek fikirlerinin damgasını vurarak hareket etmiştir. Atatürk, Millî hâkimiyet kavramını izah ederken millete ve Türk milletinin fikrine ağırlık vermiş ve bunun üzerinde ısrarla durmuştur.

Mustafa Kemal Paşanın Samsun’dan sadarete gönderdiği 22 Mayıs 1919 tarihli raporda yer alan “Millet, Millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır” ifadesi Millî Mücadele hareketinin hedefini göstermesi bakımından önemlidir.

Amasya Tamimi ile Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ortaya çıkan ana fikir ise “Hâkimiyet-i Millîye’ye müstenid bilâ kaydü şart müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek” şekliyle tespit edilmiş ve bu ideal ilk BMM’nin açılmasıyla yeni devletin temelini oluşturmuştur. Bu durum 1921 ve 1924 Anayasaları “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine yer vermekle hukuki bir hüviyet kazanmıştır.

Toplumda en yüksek hürriyetin,en büyük eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla Millî hâkimiyeti sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı, hürriyetin de,eşitliğin de,adaletin de dayanak noktası Millî hâkimiyettir.

Mustafa Kemal Paţa’ya göre “Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eţitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve kat’i manasıyla Millî hâkimiyetin kurulmuş olmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de,eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası Millî hâkimiyettir”.

b-Millî Bağımsızlık(İstiklâl-i tam) :

Siyasî anlamda bağımsızlık, bir başka devlete veya milletler arası herhangi bir kuruluşa bağlı bulunmamak demektir. Millî Bağımsızlık, milletin bu fikri benimsemesi ve amaç edinmesiyle ortaya çıkar. Türk milleti için “bağımsızlık” ise vazgeçilemeyecek, taviz verilemeyecek bir karakteridir.

Mustafa Kemal Paşa’nın bağımsızlık anlayışı kayıtsız ve şartsız bir şekilde bağımsızlıktır:

“İstiklal-i tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilah her hususta İstiklâl-i tam ve serbest-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet,millet ve memleketin mana-yı hakikisiyle bütün istiklâlin mahrumiyeti demektir”.

“İstiklâl-i tam, bizim bugün tercih ettiğimiz vazifenin ruh-ı aslisidir. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı tercih de edilmiştir”.

Batının emperyalist devletlerine karşı girişilen Millî Mücadele Hareketi’nin temelinde Türk milletinin bağımsızlığını kazanma arzusu yatar. Anadolu Kongrelerinde “Milletin bağımsızlığından vazgeçilmediği ve vazgeçilmeyeceği” esası kabul edilmiştir. Bu esas ile kurulan yeni Türk devleti milletler arası hayatta yerini Lozan Barış Antlaşması ile almış ve kazandığı Millî Mücadele zaferi, milletler arası bakımından da bu antlaşma ile teyit edilmiştir.

Misak-ı Millî’nin öngördüğü tam bağımsızlık fikrinin askerî ve siyasî başarılar neticesinde elde edilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti,bağımsızlık anlayışımızın korunması ile ilelebet yaşayacaktır.

c-Millî Birlik:

“Millî birlik ve beraberlik, milletçe, bir arada yaşamayı ve bütünlüğü ifade eder. Millî birlik ve beraberlik, Türk devletini oluşturan kişilerin karşılıklı sevgi ve saygı ile birbirine bağlanmasını, ortak amaçlara yönelik olarak varlığını devam ettirmesini belirtir.

Millî birlik ve beraberlik, milliyetçilik ilkesinin doğal bir sonucu, milliyetçilik ilkesinin öngördüğü ortak amaçların bir görünümüdür. Millî birlik ve beraberlik, milletçe birliği ve beraberliği ve bütünlüğü de ifade ettiğinden millî devletin bir yönden de gerçekleşme vasıtasıdır”.

Mustafa Kemal Paşa, millî birliğin taşıdığı anlamı şu şekilde ifade etmiştir:

“Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygusu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Ulus varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhâl ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun en yenilmez silâhı ve korunma vasıtasıdır. Bu sebeple Türk ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik,ulusal duygu,ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir”.

“Seneler geçtikçe, millî ideal verimleri güvenli çalışmada, ilerleme hevesinde millî birlik ve millî irade şeklinde daha iyi gözlere çarpmaktadır. Bu bizim için çok önemlidir; çünkü, biz, esasen millî mevcudiyetin temelini, millî şuurda ve millî birlikte görmekteyiz”.

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, yeni kurduğu devletin de ancak bütün fertleri ile birlikte modernleşmenin gerçekleştirilebileceğini daima vurgulamıştır.

Bunun yanında millet bilincinin ve millet olma duygusunun kuvvetlenmesi ise ancak Türk kültürünün, Türk tarihinin millî bir zemine oturtulmasının gerçekleştirilmesi ile başarıya ulaşacağına inanmaktadır. O’na göre Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.

Millî birliğin gerçekleşmesi için Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında toplanan insanların önce ne oldukları bilincine varmaları, hangi ortak kültürden geldiklerini bilmeleri lazımdır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları; hangi ırktan, hangi dinden, hangi mezhepten gelirse gelsin birlik ve bütünlük içinde hepsi Türk’tür. Bu anlayış ise Türk milliyetçiliğinin temelini oluşturur.

Ataturk ilkeleri

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

ATATÜRK İLKELERİ

Cumhuriyetçilik:

Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun kendisini yönelmesidir. Cumhuriyete hayat veren damarların başında ise demokrasi geliyor. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini, demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunun dışına çıkılırsa; demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar. Eğer böyle olursa en büyük zararı cumhuriyetin yine kendisi görecektir. Demokrasiyi benimsemiş siyasî rejimlerde, özgürlüklerin kullanılma alanları demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır. Cumhuriyet rejiminde kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur. Çünkü demokrasilerde; kişilerin, dolayısıyla, toplumların özgürlükleri, hukuk yolu ile güvence altına alınmıştır. Bunların sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir.
29 Ekim 1923′te ilân edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı? Cumhuriyet, lâik bir sistem üzerinde kurulacaktı. Yani cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı.
Cumhuriyeti adaletli bir hukuk sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç kuşakları çağ dışı kişiler tarafından değil, bağımsızlık ve hürriyetin değerini bilen öğretmenler tarafından yetiştirilecekti. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi kaldırılacak, cumhuriyetin temelini ilim oluşturacaktı.
Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok önem vermiştir. O’nun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak görmesindeki neden budur.
Atatürk, cumhuriyetçilik ilkesiyle ilgili görüşlerini birçok kez dile getirmiştir:
“Türk Milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur.” (Afet İnan-Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazılan sh. 352)
“Türk Milleti’nin yaradılışına ve karakterine uygun idare, cumhuriyet idaresidir. Bu günkü Hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet ve millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Yönetim halk, halk yönetim demektir.” (Söylev ve Demeçler C.III. sh. 75, C. II sh. 230)
“Demokrasi prensibi, egemenliği kullanan araç ne olursa olsun, esas olarak milletin egemenliğine sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasaldır. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki kontrolü sayesinde siyasal özgürlük sağlamaktır.” (Afet İnan-M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, sh. 71,73)

Halkçılık:

Devrim tarihimizde önemli bir yeri olan 1924 ve 1961 Anayasalarında da yer alan halkçılık ilkesi, demokrasinin temelini oluşturmaktadır. Bu ilkenin ana özelliği ülke yönetiminin halkın elinde bulunmasıdır.

Egemenlik bir zümre ya da ailenin elinde bulunmaz, halkın seçimle iş başına getirdiği kişiler, ülkeyi yönetir. Halkçılık;
1.)Ülke yönetiminin demokratikliği,
2.)Birey ve sınıflara ayrıcalık tanınmaması, gibi öğelerden oluşmakta.

Eğitim yoluyla aydınlanmış halk, ulusal egemenliğin güçlenmesi ve demokrasimizin yaşamasında tek ve gerçek güvencedir.
Halkçılık, Atatürk’ün önemle üstünde durduğu bir ilkeydi. Bu önemi açıklamalardan anlıyoruz:
“Halkçılık demek, devletin bütün kudret ve egemenliğinin halktan geldiğini, Türk camiası içinde, fert, aile ve sınıf ayrıcalığı bulunmadığını, kanun önünde herkesin eşit olduğunu İfade etmek demektir. Bu formül demokrasinin ifadesidir.” (A. Rıza Türel-İzmir Barosu Dergisi Sayı 8, sh. 413)
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” (Afet İnan-Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları sh. 351) “Türkiye halkı, ırkça, dince ve kültürce ortak, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu, kaderleri ve menfaatleri müşterek olan sosyal bir toplumdur.” (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 221)
“Bence, bizim Milletimiz, birbirinden çok farklı çıkarları olan ve bu itibarla birbirleriyle mücadele halinde buluna gelen çeşitli sınıflara malik değildir. Mevcut sınıflar birbirinin tamamlayıcısı niteliğindedir.” (Söylev ve Demeçler C.II. sh. 82)

Laiklik:

“Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” şeklinde özetlediğimiz lâiklik ilkesi, Türk Devriminin vazgeçilmez bir unsurudur. Demokratik olmanın da gereği…
Atatürk’e göre din, insanların vicdanlarında yer alması gereken kutsal bir kavramdır. Bu düşünceden yola çıkan Gazi 31 Ocak 1923′de şu sözleri söylüyordu:
“Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabi olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”
Genç Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sağlam temeller üzerine oturtulabilmesi için, ilk önce devletin kurum ve kuruluşlarının laikleştirilmesi gerekiyordu.

DEVLETİN LÂİKLEŞTİRİLMESİ

1.)Samsun’a çıkış. Amasya kararları, Erzurum, Sivas Kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması.
2.)23 Nisan 1920′de T.B.M.M.’nin açılması. “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesinin kurtuluşun ve kuruluşun simgesi olması.
3.)20 Ocak 1921 Anayasasının kabulü.
4.)1 Kasım 1921 Saltanatın kaldırılması.
5.)29 Ekim 1 923 Cumhuriyetin ilânı.
6.)3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılması.
7.)20 Nisan 1924 Anayasasının kabulü.
8.)10 Nisan 1928 Anayasadan Türkiye Devletinin “Dinî islâmdır” hükmünün çıkarılması.
9.) 5 Şubat 1937 Anayasada değişiklik yapılarak Türkiye Devletinin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı olduğu hükmünün Anayasaya konması.

HUKUKUN LÂİKLEŞTİRİLMESİ

1.)8 Nisan 1924 Şer’î mahkemelerinin kaldırılması.
2.)30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması
3.)17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanununun kabulü.
4.)22 Nisan 1926 Borçlar Kanununun hazırlanması.
5.)24 Kasım 1929 İcra, İflas Kanunlarının kabulü.
6.)15 Mayıs 1929 Deniz Ticaret Kanununun kabulü.
7.)5 Aralık 1934 Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkının verilmesi.

EĞİTİMİN LAİKLEŞTİRİLMESİ

1.)3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat (Öğrenimin Birleştirilmesi) Kanunu
2.)5 Kasım 1925 Ankara Hukuk Fakültesinin açılması.
3.)26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saatin kabul edilmesi.
4.)24 Mayıs 1928 Lâtin rakamlarının kabulü.
5.)1 Kasım 1928 Lâtin alfabesinin kabulü.
6.)10 Haziran 1933 Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun’un kabulü.
7. )1 Ağustos 1933 Üniversiteler Kanununun çıkarılması, Darülfûnun’un kaldırılması. İstanbul Üniversitesinin kurulması.

KÜLTÜRÜN LÂİKLEŞTİRİLMESİ

Kültürde lâikleşmenin yollan aranırken elbette örf ve âdetlere bağlı kalınacaktı. Tarihten gelen hiçbir şey yok edilmeyecekti.
İşte bu düşünceden yola çıkılarak;
1.)30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Kanun ile Meclis tarikatları yasaklıyor, tekke, türbe ve zaviyeler kapatılıyordu.
2.)25 Aralık 1925 tarihinde de Meclis tarafından şeyhlik, seyyitlik, üfürükçülük, dervişlik, emirlik, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi san ve sıfatların kullanılması ve bunlara ait özel kıyafetlerin giyilmesi yasaklanıyordu.
Atatürk’ün laiklikle ilgili görüşlerini Söylev ve Demeçlerinden aktarıyoruz.
“Mensubu olmakla mütmain (tatmin) ve mesut bulunduğumuz İslâmiyet dinini yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yüceltmenin kesin elzem olduğu gerçeğini gözlüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdâni kanaatlanmızı, karışık ve dönek olan her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî (ahretle ilgili) saadetinin emrettiği bir zorunluktur.” (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 330)
“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz biri milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.” (Kılıç Ali-Alatürk’ün Hususiyetleri, sh. 116)
“Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.” (Söylev ve Demeçler C. III. sh. 76)

Devrimcilik:
Devrimcilik ilkesi, Atatürk İlkeleri arasında; eylem ve atılım gibi kavramları içerisine alan tek ilkedir.
Atatürk, Büyük Söylevinin sonunda:
“Bu açıklamalarımla ulusal yaşamı sona ermiş varsayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını ve bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım,” diyerek çağdaş devlet kavramıyla devrimcilik ilkesinin şaşmaz işaretini veriyordu.
Çağdaş devlet kuran bir ulusun, çağ dışı niteliklerden kurtulması gerekirdi. İşte, Türk ulusunun, çağdışı niteliklerden kurtulmak, çağdaşlaşmak için giriştiği atılımların tümü devrimcilik ilkesinin kapsamı içine girer.
Devrimcilik, Atatürk İlkelerinin hemen hemen tümüyle birleşir. Bütün bu ilkelerin ya neden ya sonuç olarak devrimcilikle sıkı bir ilintisi vardır. Bu bakımdan devrimcilik, Atatürk İlkelerinin tümünü gerçekleştirmeye, korumaya ve yaşatmaya kesin kararlılıktır. Devrimleriyle yolumuzu aydınlatan Atatürk’ün bu konudaki görüşleri şöyle:
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâbımızın asıl hedefi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan ve bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut hurafeler tamamıyla kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyinlere gerçeğin ışıklarını sokmak imkânsızdır.” (Söylev ve Demeçler C. II. sh. 69)
“… Mes’ut inkılâbımızın aleyhinde düşünce ve duygu taşıyanları aydınlatıp, doğru yolu göstermek, aydınlara düşen millî görevlerin en önemlisi ve birincisidir.” (Söylev ve Demeçler C. II. sh. 69) ”
“…Memleket davalarının ideolojisini, inkılâplarımız yönünden anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak kişi ve kurumları yaratmak lâzımdır.” (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 386)

Milliyetçilik:
Milliyetçilik ilkesi ulusal savaşımızın çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm tutsak ulusların kurtuluş hareketlerine ışık tutmuştur. Fransız Devriminden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi kaderini çizme inancının doğal bir sonucudur bu ilke. Türk halkının ümmet olmaktan kurtulup ulus haline gelmesi, Atatürk sayesinde olmuştur. Atatürk’ün ulusuna inancı sonsuzdu. Ulusu ulus yapan öğelerin başında ise, ortak değerler gelir. Milliyetçilik sözcüğü, bu değerleri de içine almakta. O, devrim ve ilkelerinin, ulusa rağmen değil, ulusla birlikte yaşayacağını biliyordu. Bu nedenle yeniliklerin ancak ve ancak ulus tarafından benimsenmesi ile sonsuza kadar yaşayacağı inancındaydı.
Zaten bugün, Atatürk İlkeleri arasında yer alan milliyetçilik, çağdaş anlamıyla; siyasetin ekonominin ve kültürün içinde yerini almıştır.
“Türk milliyetçiliği, bütün çağdaş milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumayı esas sayar. Bu nedenle millî olmayan akımların memlekete girmesini ve yayılmasını isteriz.” (Ş. Süreyya Aydemir-Tek Adam C. III. sh. 450)
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz, Türk milliyetçi siyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluma dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” (Afet İnan-M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım sh. 88)
“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir milletin evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (M. Kemal Kop-Atatürk Diyarbakır’da sh. 4)

Devletçilik:
Anayasamızda yer alan devletçilik ilkesi; toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri açıklar. Genel anlamı ile, özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi gerçekleştirme ilkesidir.

Genel olarak devletin iki ödevi vardır;

a)Ülke içinde güvenliği ve adaleti sağlayarak, yurttaşların özgürlüğünü ve güvenliğini korumak.
b)Savunma için her an hazır bulunmak ve başka çare kalmazsa ülkeyi silâhla savunmaktır.

Bunlardan başka devletin, bayındırlık, eğitim, kültür, sağlık, tarım, ticaret ve sanayiye ilişkin ekonomik etkinliklerde de görevleri bulunmaktadır.
Atatürk, devletçiliği şöyle açıklar:
“Bizim takip ettiğimiz devletçilik, bireysel çalışmayı ve gayreti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlaştırabilmek için, milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik sahada devleti fiilen ilgili kılmak mümkün esaslarımızdandır.”
Devletçilikle ilgili dile getirdiği diğer ifadeler ise şöyledir:
“Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar içinde düzenlemek amacını güden, özel ve kişisel ekonomik teşebbüse ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayalı kolektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir. Özet olarak bizim güttüğümüz “devletçilik” ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda, devleti fiilen ilgilendirmektir.”
“… Devletin siyasal ve düşünsel hususlarda olduğu gibi bazı iktisadi işlerde de düzenleyici rolü prensip olarak kabul edilmelidir. Buradaki güçlük; devlet ile ferdin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmaktır. Devletin faaliyet sınırını çizmek ve dayanacağı kuralları tespit etmek, diğer yandan da vatandaşın ferdi teşebbüs ve faaliyet özgürlüğünü kısıtlamak, devleti yönetmekle yetkili kılınanların düşünüp tayin etmesi gereken bir meseledir. Prensip olarak devlet, ferdin yerine geçmemelidir. Fakat, ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de ferdin kişisel faaliyeti, ekonomik gelişmenin esas kaynağı olarak kalmalıdır. Fertlerin gelişmesine engel olmamak, onların her bakımdan olduğu gibi özellikle ekonomik alandaki özgürlük ve teşebbüsleri önünde, devletin kendi faaliyeti ile bir engel vücuda getirmemesi, demokrasi prensibinin önemli esasıdır. O halde diyebiliriz ki, ferdî teşebbüs gelişmesinin bir engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını teşkil eder. Bu bakımdan genellikle belli zaman ve alanda sürekli bir özel nitelik gösteren ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir.” (Afet İnan-M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, sh. 66, 67)

Atatürk devrimleri

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:

*

Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında kurulan (23 Nisan 1920) Türkiye Büyük Millet Meclisi, halktan kopuk Osmanlı yönetiminin yanında, halkın içinden seçilen temsilcileriyle “halk iradesi”nin gerçek temsilcisi olmuş, iyice eskimiş ve yıpranmış kişisel saltanatsa, TBMM’yi, yani ulusun egemenliğini tanımamasının yanı sıra, Sevr Antlaşması’nı imzalamış, düşmanla işbirliği yapıp, çıkarttığı ayaklanmalarla Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmıştı. 23 Nisan 1920′den başlayarak ulusal egemenliğe dayalı devletin kurulmasıyla kişisel saltanata kalkmış gözüyle bakan Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Lozan Barış Konferansı’na Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti temsilcileri de çağırmaları üstüne, 1 Kasım 1922′de TBMM’de yaptığı konuşmada ulus’un akla aykırı olduğunu belirterek, saltanatın kaldırılmasını istedi. Milletvekillerinin ateşli konuşmalarla Atatürk’ü desteklemelerinden sonra, saltanatın İstanbul’un işgal tarihinden (16 Mart 1920) başlayarak kalkmış olduğu oybirliğiyle kabul edildi. Saltanatın kaldırılmasıyla Padişahlık Sıfatı kalkan Mehmet VI Vahdettin de, 17 Kasım günü İngiliz Komutanlığına başvurarak, bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrıldı.

*

Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Barış Anlaşması’nın ardından TBMM’de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Kendisi bir hükümet olan TBMM’nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümeti yönetecek bir başbakanının bulunmaması, meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu sağlamakta güçlük çekmeleri, sürekli sorunlara yol açmaktaydı. 27 Ekim 1923′te Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varmaması üstüne, Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak sorunun gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü’yle o gece, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. Ertesi gün TBMM, yapılan işin “çoktan doğmuş olan çocuğun adını koymak” olduğunun milletvekillerine açıklanmasından sonra, saat 20.30′da Anayasa değişikliğini kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve oybirliğiyle alınan bu karardan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçerek, gene oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçti.

*

Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Saltanatın kaldırılmasından ve Mehmet VI Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılmasından sonra, TBMM’nin 18 Kasım 1922′de halife seçmiş olduğu Abdülmecit Efendi, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmiş; bundan güç alan Abdülmecit Efendi de, yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye bazı İslâm ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne, İslâm dünyasının önderi tavrı takınmaya başlamıştı. Bu durumun yeni kurulmuş cumhuriyet yönetimi için tehlikeli olabileceğini kavrayan Atatürk, İzmir’deki ordu tatbikatları sırasında ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması konusunda düşüncesini açıklayıp, yasanın meclis gündemine getirilmesini kararlaştırdı. 1 Mart 1924′teki bütçe görüşmelerinde halifeye ve Osmanlı hanedanına verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra, 3 Mart 1924′de kabul edilen yasayla, halifelik kaldırılıp, ilerde saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için Osmanlı hanedanı üyelerinin de yurt dışına çıkarılmaları kabul edildi.

2. Toplumsal Devrimler

*

Şapka ve Kıyafet Devrimi (25 Kasım 1925)
Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için değişiklikler tasarlarken, dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine inanan Mustafa Kemal’in, 25 Ağustos 1925′te Kastamonu’ya yaptığı bir gezide başına şapka giyip, “Buna şapka derler” diye halkı şapka giymeye özendirmesinden sonra, 25 Kasım 1925′te Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılıp, dinsel giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.

*

Tekke Zâviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925)
Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarları tehlikeye düştükçe halkı ayaklandırmaya koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana ayaklanmalara yol açmaları üstüne “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız” diyen Atatürk’ün sözleri ışığında harekete geçilerek, 30 Kasım 1925′te çıkarılan yasayla tekkeler ve zaviyeler kapatıldı.

*

Kadınlara Erkeklerle Eşit Haklar Verilmesi (1926-1934)
Osmanlı toplumunda hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmayan kadınlara Medeni Kanun ‘la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930′da belediye seçimlerinde seçme, 1933′te çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934′te Anayasa ‘da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını o yıllarda Avrupa devletlerinin çoğundaki kadınlardan daha ileri haklar elde etti ve çok geçmeden toplumda erkeklerin çalıştığı her alanda yerini aldı.

*

Soyadı Kanunu ( 21 Haziran 1934)
Soyadı bulunmamasının günlük yaşamda yarattığı güçlük ve karışıklıkların önüne geçmek amacıyla 21 Haziran 1934′te çıkarılan yasayla, her Türk kendine uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. 24 Kasım 1934′te çıkarılan bir yasayla da TBMM Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi. Aynı yıl çıkarılan bir başka yasayla ayrıcalıkları belirten eski unvanların yasaklanmasıyla, yasalar önünde eşitlik ilkesinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım atılmış oldu.

*

Uluslararası Saat, Takvim ve Uzunluk Ölçülerinin Kabulü
(1925-1931)
Cumhuriyet döneminden önce Batı uluslarından ayrı takvim, saat, sayı ve ölçülerin kullanılması, hafta tatillerinin cuma günü olması, takvimin başlangıcı olarak Hazreti Muhammet’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği tarih olan 622 yılının alınması (hicri takvim), sayı olarak eski sayıları, ölçü olarak da okka, dirhem, arşın, endaze, vb. ölçülerin kullanılması, Türk toplumu ile Batı toplumları arasındaki ilişkilerde büyük karışıklık ve güçlüklere yol açmaktaydı. 26 Aralık 1925′te miladi takvimin kabul edilip, alaturka saat yerine Batı’da kullanılan alafranga saatin kabul edilmesiyle, 23 Mart 1931′de çıkarılan yasayla da gram, kilogram, ton, metre, kilometre gibi ölçülerin benimsenmesiyle, bir yandan Batı ülkeleriyle ilişkiler kolaylaştırılırken, bir yandan da yurdun her yerinde tutarlı bir ölçü ve ağırlık düzeni kurulmuş oldu.

* Lâkap ve Unvanların Kaldırılması (26 Kasım 1934)

3. Hukuk Devrimi :

*

Şeriye ve Evkaf Vekaletinin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Şeriat hükümlerine dayalı Osmanlı hukuk düzeninin yeni Türk toplumuna uyarlanamayacağının anlaşılması sonucunda, TBMM’nin hilafetin kaldırıldığı gün Şeriye ve Evkaf Vekâletini ‘ni de kaldırmasıyla (3 Mart 1924), Türk hukuk sisteminde yeni düzenlemeler yapılması gereği de açıkça ortaya konmuş oldu. 20 Nisan 1924 tarihli ikinci Anayasa ‘yla birlikte, hukuka ilişkin bir dizi yasa yürürlüğe girdi.

*

Türk Medeni Kanunu ve Diğer Kanunların Çıkarılarak Laik Hukuk Düzenine Geçilmesi (1924-1937)
Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel gereksinimlerinin, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi’nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle birlikte, kişilerin hak ve borçları, aile kurumu, işleyişi ve sona ermesi, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, kiralama, satın alma, ödünç verme, vb. ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanun sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926′da TBMM’de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, diğer temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu’nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.

Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928′de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüğünü maddelerden çıkardı. Ayrıca, 26. maddedeki “ahkâmı şeriyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928′de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçe’ye çevrilmesi alışmaları izledi. 5 Şubat 1937′de Anayasa ‘nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:

*

Öğretimin Birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Osmanlı toplumundaki medreseler ile iptidai, rüştiye, idadî türünde okulların toplumun gereksinme duyduğu elemanları yetiştirme açısından özellikle sayı bakımından yetersiz kaldığını gözleyen, eğitimin önemini yaptığı konuşmalarda sık sık vurgulayan Atatürk’ün yol göstericiliği altında TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na verip, 3 Mart 1924′te çıkardığı Öğretimin Birleştirilmesi yasasıyla, mahalle mektepleri ve medreseleri kaldırdı. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde meslek okulları, teknik okullar, öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılırken, çıkarılan Üniversiteler Kanunu’yla Darülfünun kaldırılıp, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu.

*

Yeni Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928)
Öğrenilmesi son derece güç olan Arap abecesinin okuryazar sayısının artmasını engellediğini, ayrıca Türkçe sesleri dile getirmede güçsüz kaldığını anlayan Atatürk’ün, 1926′dan başlayarak yaptırdığı araştırmalar sonucunda, Türkçe’nin yapısına en uygun abece olduğuna karar verilen Latin abecesi alınıp, yeniden düzenlenerek, 1 Kasım 1928′de çıkarılan Türk Harfleri Hakkında Kanun ‘la yürürlüğe kondu ve Atatürk’ün kendisinin de katıldığı yaygınlaştırma çalışmaları sonucunda, kısa süre içinde benimsendi.

*

Türk Dil ve Tarih Kurumlarının Kurulması (1931-1932)
Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde farsça ve arapça sözcük ve dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca’yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyet öncesindeki dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik’te çıkarılan (1911) Genç Kalemler dergisinde “Yeni Dil” hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı.
Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin “önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı” olduğu, “dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu” görüşünden yola çıkan Atatürk’ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931′de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Türkçe’nin özleştirilerek yeni Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç alan Atatürk, 12 Temmuz 1932′de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurarak, Türkçe’nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı.

*

Üniversite Öğreniminin Düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Türkiye’de ilk üniversite İstanbul’da Darülfünun adıyla kuruldu. (14 Ocak 1863). Cumhuriyet’in ilanından(1923) sonra Darülfünun’a tüzel kişilik tanındı(1924). Liseyi bitirmeyenlerin bu yükseköğretim kurumuna alınması uygulamasına son verildi. Ancak, Darülfünun 1932′ye kadar beklenilen düzelme ve gelişmeyi gösteremedi. 31 Mayıs 1933′de çıkarılan 2552 sayılı yasa’yla Darülfünun kapatıldı ve yerine Maarif Vekaleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı İstanbul Üniversitesi kuruldu.

* Güzel Sanatlarda Yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:

* Aşârın Kaldırılması

* Çiftçinin Özendirilmesi

* Örnek Çiftliklerin Kurulması

* Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun Çıkarılarak Sanayi Kuruluşlarının Kurulması

* I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) Uygulamaya Konulması, Yurdun Yeni Yollarla Donatılması

Kurtulus savasinda cepheler ve siyasi gelismeler

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

DOĞU CEPHESİ
Ermeni Devleti, Rusya’da Çarlık sisteminin yıkılıp yerine Sosyalist bir devlet kurulması üzerine 1918′de ortaya çıktı. Taşnak Partisi tarafından idare ediliyordu. Ermeniler, sınırlarımıza saldırıyor, Müslüman halka aşırı zulüm, haksızlık ve katliam yapıyordu. Bunun üzerine, TBMM Ermenilere karşı askeri harekete geçilmesine karar verdi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, İcra Heyeti’ne (Bakanlar Kuruluna) mütareke hükümlerine uyularak boşaltılan, “Elviye-i Selâse” (doğuda bulunan 3 ilimiz) Kars, Artvin ve Ardahan’ın tekrar geri alınması için gereğinin yapılması yolunda ayrıca yetki vermişti. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 30 Mayıs ve 4 Haziran 1920 tarihinde Doğu’daki durum hakkında hükümete rapor verdi. Bu raporda; “Ermenilerin ilk fırsatta Erzurum’u dahi ellerine geçirmek için teşebbüslerde bulunacakları, Ermeni ordusuna karşı hâkim ve müsait bir vaziyet almanın zorunluluğu, Brest Litovsk ve Batum Antlaşması ile Türkiye’ye bırakılan Elviye-i Selâse’yi işgal etmek üzere harekete geçmenin gerekliliği” açıklanmış ve hükümetçe de bu durum uygun görülmüştü.

Taarruz için 7 Haziran’da emir verildi. Ancak, Sovyet Dışişleri Bakanının Ermenistan, İran ve Türkiye sınırlarının belirlenmesinde, Rus Sovyet Hükümeti’nin arabuluculuğu ile meselenin siyasi yollardan halledilmesinin mümkün olduğunu bildirmesi üzerine, ordunun taarruzu geciktirilmişti.

Bu arada Ermenilerin, Türk topraklarına ve halkına karşı tecavüzü, Oltu’yu işgal etmeleri ve Gürcülerin de 25 Temmuz’da Artvin’i almaları üzerine, 28 Eylül 1920′de ordumuz taarruza geçti. 29 Eylül’de Sarıkamış, 30 Ekim’de Kars (15. Kolordu Kafkas Tümeni Komutanı Albay Halit Bey (Karsıalan) yönetiminde), 7 Kasım’da Gümrü geri alındı. Kesin barış antlaşması 2-3 Aralık gecesi imzalandı. Gümrü Barış Antlaşması, TBMM Hükümetinin imzaladığı ilk antlaşmaydı ve Misak-ı Milli’nin Doğu sınırlarını da kısmen belirliyordu.
TRAKYA CEPHESİ
Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra; Edirne-İstanbul demiryolunu kontrol etmek üzere bir Fransız alayı Trakya’ya yerleşmiş bulunuyordu. Fransız Generali Franchet D’Esperey ile Yunanistan Başbakanı Venizelos arasında imzalanan antlaşma ile Kuleliburgaz-Hadımköy hattı Yunan Ordusunun işgaline terk edilmişti.

Bu gelişmeler karşısında, I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Eğilmez Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın 9 Ocak 1920 tarih ve 55 sayılı emrine uyarak bütün Edirne vilayetinde sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Diğer taraftan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 31 Mart 1920′de Lüleburgaz’da yaptığı ilk kongresinde dış tecavüzler ve iç ayaklanmalar karşısında her türlü tedbir alma yetkisini kolordu komutanına ve merkez heyetine vermeyi kararlaştırdı.

San Remo Konferansı’nda, İtilaf Devletleri Edirne ile birlikte Doğu Trakya’yı da Yunanistan’a bırakmayı kararlaştırdılar.

9 Mayıs 1920′de Edirne’de toplanan Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 2′nci kongresinde Edirne ve Doğu Trakya’nın Yunanistan’a bırakılmasını kesinlikle reddetti ve ülke topraklarının savunulmasını kararlaştırdı. Bu amaçla, yerli halktan asker toplamayı ve silahlı savunma tedbirleri almayı kararlaştırdı. Ayrıca, Cemiyet programını değiştirmekle birlikte ismini de Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesi olmuştu.

Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını kolaylaştırmak, Osmanlı İmparatorluğu’na fiilen olduğu kadar hukuken de son vermek amacı ile İtilaf Devletlerinin de teşviki ile Yunan Ordusu bir taraftan Anadolu’da bir taraftan da Trakya’da harekete geçti. 20 Temmuz 1920′de başlayan Yunan Taarruzu sonunda Edirne 24 Temmuz 1920′de düştü. Sevr Antlaşmasının imzalanmasını takip eden günlerde Yunan Hükümeti kendi meclislerinden geçirdikleri bir kanunla Doğu ve Batı Trakya’yı bir genel valilik halinde Yunanistan’a kattığını ilan etti. Yunanlılar tarafından Edirne ve Doğu Trakya’nın ilhakına rağmen, Trakya’da işgale karşı silahlı mücadele devam etmiştir.

Anadolu’da kazanılan büyük zafer ve orduların Boğazları geçerek Trakya’yı kurtarmak için harekete geçmeleri kararı karşısında, Boğazlarda bulunan İtilaf Devletleri ateşkes anlayışı içinde olmuşlardır. 15 Ekim 1922′de yürürlüğe giren Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya, Yunan kuvvetleri tarafından boşaltıldı. 25 Kasım 1922′de Edirne Valiliğine tayin edilen Şakir Bey (Kesebir), Türk yönetimini yeniden kurmuştur. Lozan Konferansı sonunda, Yunanlıların Anadolu’da yakıp yıktıklarına karşılık, savaş tazimanatı olarak Karaağaç ve Bosnaköy Köprübaşlarının da Anavatana katılması kararlaştırılmıştır.
GÜNEY CEPHESİ
Mondros Ateşkes Antlaşması’nın, İtilaf Devletleri tarafından tek taraflı, haksız ve yanlış bir şekilde uygulanışı çerçevesinde Güney Anadolu’nun işgali, bu bölgede milli mücadele cephelerinin kurulmasına ve düşman saldırısına karşı direnmeye sebep olmuştu.

Fransızların Adana’yı, İngilizlerin ve Fransızların beraberce Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etmeleri halk arasında korku, nefret ve endişe oluşturmuştu. Fransızların, Ermenilerle işbirliği yaparak sömürge yönetimi usullerini burada uygulamaları, yer yer bölgesel savunma tertiplerinin alınmasına ve milli kuvvetlerin kurulup teşkilatlanmasına etken oldu.

KURTULUŞ SAVAŞI CEPHELERİ

A) DOĞU CEPHESİ

a) Ermeni Meselesi
• Fatih zamanında İstanbul’da Ermeni Patrikliği kurulmuştur.
• Osmanlı’da Ermeniler, Millet-i Sadıka diye anılmıştır.
• Ermeni Meselesi ilk kez Berlin Antlaşması’nda ortaya çıkmıştır (1878).
• Ermeniler amaçlarına ulaşabilmek için Taşnak ve Hınçak cemiyetlerini kurmuşlardır.
• Ermeniler 19.yy sonlarında Van, Erzurum, Bitlis ve Sason civarında ayaklanmışlardır.
• Ermeniler, II.Abdülhamid’e suikast düzenlemişler, fakat başarılı olamamışlardır (1905).
• 1915’te Ermeniler Van ve Sivas’ta katliam yapmışlardır.
• 1915’te Tehcir Kanunu çıkarılmış ve Ermeniler Suriye’ye göç ettirilmiştir.
• General Harbord, Doğu Anadolu ile ilgili bir rapor hazırlamış, raporda Ermeniler’in yaşadıkları Osmanlı topraklarında Türk nüfusundan fazla olmadığı açıklanmıştır.
• 24 Eylül 1920’de Ermeniler saldırıya geçmiş, Türk Ordusu Misak-ı Milli sınırlarına kadar ilerlemiş ve Kars Zaferi kazanılmıştır.
Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920)
Ermeniler’in isteği üzerine Gümrü Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
1. Kars, Sarıkamış, Iğdır, Kağızman Türk Devleti’ne verilecek.
2. Doğu sınırı, Aras Nehri ve Çıldır Gölü’ne kadar uzanacak.
3. Ermenistan Hükümeti, Sevr Barış Antlaşması’nı tanımayacak.
4. Ermenistan, TBMM’nin aleyhine çalışmayacak.
5. Türkler’e saldırıda bulunan Ermeniler dışındakiler isterlerse 6 ay içinde Türkiye’ye dönebilecekler.
Önemi:
• Ermenistan TBMM’yi tanıyan ilk devlettir.
• Türk Devleti’nin ilk siyasi başarısıdır.
• Türk ordusu ilk başarısını Doğu’da Ermeniler’e karşı kazanmıştır.
• Kurtuluş Savaşı’nda kurtarılan ilk yer Kars’tır.
• Mondros’taki sınırlar ilk kez aşılmıştır.
• Batı ve Güney Cephesi güç kazanmıştır.
• Rusya’nın 5 Aralık 1920’de Ermenistan’ı işgal etmesiyle Gümrü Antlaşması uygulanamamıştır.
b) Gürcistan’la İlişkiler
• Gürcistan’la Batum Antlaşması imzalanmıştır (23 Şubat 1921). Buna göre;
• Batum, Artvin, Ardahan Türk Devleti’ne bırakılmıştır.

B) GÜNEY CEPHESİ

a) İtalya İle İlişkiler
• İtalyanlar İzmir’in Yunanistan’a verilmesi nedeniyle kırgındı, bundan dolayı Kuva-yı Milliye’yi desteklemişler ve bölge halkına iyi davranmışlardır. II.İnönü Savaşı’ndan sonra işgal ettikleri yerleri boşaltmışlardır (5 Temmuz 1921).
b) Fransa İle İlişkiler
• Fransızlar Mondros’tan sonra Adana, Osmaniye ve Mersin’i işgal etmiştir. (Ocak 1919).
• Paris Barış Konferansı’nda Suriye, Lübnan, Antep ve Maraş Fransızlar’a bırakılmıştır.
• Antep, Maraş ve Urfa Fransızlar tarafından işgal edilmiş ve Ermeniler Türkler üzerine kışkırtılmıştır.
• Sivas Kongresi’nde, Güneydoğu’da da Kuva-yı Milliye birlikleri kurulmasına karar verilmiştir.
• Kuva-yı Milliye’nin kurulmasıyla birlikt”e Fransızlar’a karşı mücadele başlamıştır.
Fransızlar’la şu savunmalar yapılmıştır:
Maraş Savunması : 20 Ocak-11 Şubat 1920
Urfa Savunması : 9 Şubat-10 Nisan 1920
Antep Savunması : 1 Nisan 1920-9 Şubat 1921
Adana Savunması : 21 Ocak 1920-20 Ekim 1921
• Fransızlar’la 30 Mayıs 1920’de ateşkes yapılmıştır.
• Fransa Moskova Antlaşması ile endişeye düşmüş, Eskişehir ve Kütahya Savaşları ile beklemeye geçen Fransa’nın, Sakarya Zaferi ile endişesi sona ermiş ve TBMM ile Ankara Antlaşması’nı imzalanmıştır.
Ankara Antlaşması (20 Ekim 1921)
• İki taraf arasında savaş sona erecek.
• İki ay içinde Türk ordusu belirlenen hattın kuzeyine, Fransızlar ise güneyine çekilecek.
• İki taraf da kendilerine kalan topraklarda genel af ilan edecek.
• Hatay ve İskenderun için özel idare rejimi uygulanacak.
Önemi:
• İlk kez İtilaf Devletleri’nden biri, TBMM ile bir antlaşma yapmıştır
• Fransa TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur.
• Hatay hariç Suriye sınırımız belli olmuştur. Hatay’da özel bir yönetim kurulmuş ve burada yaşayan Türkler’e geniş haklar tanınmıştır.
• Doğu Cephesi’nden sonra Güney Cephesi de Batı’ya kaydırılmıştır.
• Fransa, özel idare rejimi olmasına rağmen Hatay ve İskenderun’un Türk Devleti’nin bir parçası olduğunu kabul etti.
• İtilaf Devletleri bloğu parçalanmıştır.
• Dünya kamuoyu Millî Mücâdele’nin Türkler’in başarısı ile sonuçlanacağını anlamıştır.
Not 1: Kurtuluş Savaşı’nda ilk silahlı mücadele Güney Cephesi’nde başlamıştır.
Not 2: Güney Cephesi’nde yalnız Kuva-yı Milliye Birlikleri mücadele etmiştir. Düzenli Ordu mücadele etmemiştir.
Not 3: TBMM 1973′te Maraş’a “Kahraman”, Antep’e “Gazi”, 1984′te ise Urfa’ya “Şanlı” ünvanını vermiştir.

C) BATI CEPHESİ
a) Düzenli Ordunun Kurulması

• Yunan işgaline karşılık Ayvalık, Denizli ve Salihli’ye bölgesinde Kuva-yı Milliye Cephesi oluşturulmuştur.
• Kuva-yı Milliye, Kurtuluş Savaşı’nın ilk savunma kuruluşudur.
• Kuva-yı Milliye’yi örgütlemek için Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri yapılmıştır.
• Fransız işgaline karşı Adana, Urfa, Antep ve Maraş civarında da Kuva-yı Milliye kurulmuştur.
• M.Kemal Paşa Sivas Kongresi’nde, Ali Fuat Paşa’yı Batı Cephesi Komutanlığı’na getirilmiştir.
• Ali Fuat Paşa, Gediz Taarruzu’nda başarılı olamamış ve Yunan orduları Dumlupınar’a kadar ilerlemiştir.
• Çerkez Ethem’in baskıları ve Ali Fuat Paşa’nın etkisiz olması nedeniyle Ali Fuat Paşa Moskova Büyükelçiliği’ne atanmıştır. Batı Cephesi ikiye ayrılmıştır.
• Albay İsmet Bey Batı Bölümü’ne,
• Albay Refet Bey ise Güney Bölümü’ne atanmıştır.
• Yunan taarruzu karşısında Kuva-yı Milliye başarılı olamamıştır
• Ordudan firarlar başlamış, İstiklal Mahkemeleri’nin çalışmaları ile firarlar sona erdirilmiştir.
• Düzenli ordunun kurulması ile Kuva-yı Milliye tamamen ortadan kaldırılmıştır (8 Ekim 1920).
• Düzenli orduya geçildiği sırada bazı Kuva-yı Milliyeciler isyan etmiştir (Çerkez Ethem ve Demirci Efe).
• Demirci Mehmet Efe İsyanı I.İnönü Savaşı’ndan önce, Çerkez Ethem İsyanı ise I.İnönü Savaşı’ndan sonra bastırılmıştır.
b) I.İnönü Savaşı (6-10 Ocak 1921)

Nedenleri:
• Yunanistan’ın; taarruzu devam ettirerek İngiliz Hükümeti’nden yardım sağlamayı,
• Çerkez Ethem Ayaklanması’ndan faydalanmayı,
• Eskişehir’i alarak demiryollarının önemli noktalarını kontrol altına almayı,
• Sevr Barış Anlaşması’nı TBMM’ye kabul ettirmeyi istemesi.
• Yunanlar, Çerkez Ethem’in isyanından faydalanarak Eskişehir’e ilerlemeye başlamıştır.
• İsmet Bey, ordusunu Çerkez Ethem’in karşısından çekerek Yunanlar’la çarpışmaya başlamıştır.
• Yunanistan geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Sonuçları:
• Düzenli Ordu’nun ilk zaferidir.
• Halkın Düzenli Ordu’ya güveni artmıştır.
• Milletin zafere olan inancı güç kazanmıştır.
• İsmet Paşa generalliğe yükselmiştir.
• Çerkez Ethem İsyanı bastırılmıştır.
• Zafer sonrası Afganistan Hükümeti ile Dostluk ve Yardımlaşma, Rusya ile de Moskova Antlaşması imzalanmıştır.
• İlk anayasa olan Teşkilât-ı Esâsiye kabul edilmiştir (20 Ocak 1921).
• İstiklâl Marşı kabul edilmiştir (12 Mart 1921).
• İtilaf Devletleri yenilgi karşısında, durumu görüşmek üzere Londra’da bir konferans düzenlemişlerdir.
Londra Konferansı (23 Şubat-12 Mart 1921)

Nedenleri:
İngilizler’in, Rusya’nın TBMM ile Moskova’daki görüşmelerinden rahatsız olmaları.
İngilizler’in Musul ve Kerkük’te direnişle karşılaşması.
İngilizler’e karşı Revandiz’de ayaklanma çıkması.
I.İnönü Savaşı sonucunun İtilaf Devletleri arasında görüş ayrılığına neden olması.
Fransızlar’ın Güney Doğu Anadolu’da büyük bir direnişle karşılaşması.
İtalyanlar’ın işgal planlarından memnun olmaması

• İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’ni konferansa davet etmiştir.
• M.Kemal veya onun gönderdiği birinin İstanbul Hükümeti’nin yanında gelmesini istemişlerdir.
• İtilaf Devletleri Bu hareketleriyle, TBMM’yi tanımadıklarını göstermişlerdir.
• İstanbul ve Ankara anlaşamadıklarından Londra Konferansı’na iki ayrı delege göndermişlerdir:
• İstanbul Hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa,
• Ankara Hükümeti adına Bekir Sami Bey Londra’ya gönderilmiştir.
• Londra Konferansı; İstanbul Hükümeti, TBMM Hükümeti, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan arasında gerçekleşmiştir.
• İstanbul Hükümeti’ni temsil eden Tevfik Paşa, söz hakkını TBMM temsilcisine bırakmıştır.

İtilaf Devletleri şunları teklif etmiştir:
• İzmir Türk Devleti’ne iade edilecek, ancak şehirde Yunan güçleri bulunacak.
• İzmir’in valisi Hristiyan olacak ve Milletler Cemiyeti tarafından tayin edilecek.
• Doğu Trakya Yunanlar’a kalacak.
• Doğu Anadolu’da Ermenistan kurulacak.
• Ordunun sayısı arttırılacak, fakat kapitülasyonlar devam edecek.
Sonuçları:
İtilaf Devletleri TBMM’yi hukuken tanımıştır.
Avrupa’da “Türkler barışa yanaşmıyorlar” türünde çıkan propagandalara engel olunmuştur.
Sevr Barış Antlaşması’ndaki bazı maddeler tartışma konusu olmuştur.
Konferans sonunda TBMM temsilcisi İngiltere, Fransa, İtalya ile ikili anlaşmalar yapmıştır.
Konferansın başarısız olması nedeniyle Yunan saldırısı yeniden başlamış, II.İnönü Savaşı gerçekleşmiştir.
TBMM-Afganistan Dostluk ve Yardımlaşma Antlaşması (1 Mart 1921)
Afganistan ile TBMM arasında imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
• TBMM Afganistan’ın bağımsızlığını tanıyacak.
• İki taraf da birine saldırı yapıldığında kendine saldırı yapılmış sayacak.
• TBMM, Afganistan’a subay ve öğretmen gönderecek.
Önemi :
• İlk kez bir İslam devleti TBMM’yi tanımıştır.
Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)
• Rusya’da 1917 Bolşevik İhtilali çıkmıştır.
• Rusya, imzaladığı Brest-Litowsk Antlaşması ile I.Dünya Savaşı’ndan çekilmiş ve gizli antlaşmaları açıklamıştır.
• İtilaf Devletleri Rusya’ya karşı birlik olmuştur.
• TBMM ile Rusya birbirine yakınlaşmıştır
Antlaşmaya göre:
• Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî’yi tanıyacak.
• İki taraftan birinin tanımadığı devletlerarası bir anlaşmayı diğeri de tanımayacak.
• Sovyet Rusya, kapitülasyonların kaldırıldığını kabul edecek.
• Batum, Gürcistan’a iade edilecek.
• İki ülkenin ekonomisini geliştirmek için yeni iktisadî anlaşmalar yapılacak.
• Karadeniz’e kıyısı olan devletler ile Boğazlar’ın ticaret gemilerine açık kalması için konferans düzenlenecek.
Önemi:
• Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî’yi ve TBMM’yi tanıyan ilk Avrupa devleti olmuştur.
• İlk kez büyük bir devlet TBMM’yi tanımıştır.
• Sovyet Rusya, Sevr Barış Anlaşması’nı tanımadığını açıklamıştır.
• Yeni Türk Devleti’nin diplomasi sahasında kazandığı büyük bir zaferdir.
• Her iki ülke de kendilerinden önce imzalanan antlaşmaları geçersiz saymıştır.
• Batum Gürcistan’a, Kars ve çevresi de Türk Devleti’ne ait olmuştur.
• Doğu sınırımız büyük ölçüde belirlenmiş ve doğu sınırının güvenliği sağlanmıştır.
• Sakarya Savaşı’ndan sonra Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması imzalanmış ve doğu sınırı kesinlik kazanmıştır (13 Ekim 1921).
Not : Batum, Misâk-ı Millî’den verilen ilk tavizdir.
c) II.İnönü Savaşı (23-31 Mart 1921)

Nedenleri:
• Londra Konferansı tekliflerinin TBMM tarafından kabul edilmemesi.
• İngilizler’in Yunanlar’ı kışkırtması.
• Sevr Barış Antlaşması’nın TBMM’ye kabul ettirilmek istenmesi.
• Yunanlar’ın düzenli ordunun teşkilatlanmasına fırsat vermeden Ankara üzerine yürüyerek TBMM’yi dağıtmak istemesi.
• Yunan ordusu İnönü mevkiinde durdurulmuştur.
• Türk ordusu Aslıhan ve Dumlupınar’da çarpışmış, birliklerin aşırı yorulması ve fazla kayıp verilmesi ile istenilen sonuç tam olarak alınamamıştır.
• Bu durum Türk ordusunun tam olarak taarruz gücüne ulaşamadığını göstermiştir.
Sonuçları:
• Düşman oyalanmış ve Kurtuluş Savaşı için zaman kazanılmıştır
• Yunanlar Türk ordusunun gücünü kabul etmiştir.
• Halkın TBMM’ye olan güveni artmıştır.
• İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki yüksek komiserleri TBMM ile Yunanistan arasında taraf olmadıklarını açıklamışlardır.
• İtalyanlar, işgal ettikleri toprakları boşaltmışlardır (5 Temmuz 1921).
• M.Kemal, zafer sonunda İsmet Paşa’ya; “Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de (ters alınyazısını da) yendiniz” diye telgraf çekmiştir.
d) Eskişehir Ve Kütahya Savaşları (10-24 Temmuz 1921)

Nedeni :
• Yunanistan’ın, II.İnönü Savaşı’nın yorgunluğu içinde olan Türk ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden saldırıya geçmesi.
• Yunanistan’ın, II.İnönü Savaşı’nın yorgunluğu içinde olan Türk ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden saldırıya geçmesi.
• Yunanistan İnönü’den Afyon’a kadar geniş bir saha üzerinde saldırıya geçmiştir.
• M.Kemal, İsmet Paşa’ya, Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesini söylemiştir.
• Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanlar’ın eline geçmiştir.
Sonuçları :
• TBMM’de bazı kişiler başarısızlığın suçunu M.Kemal’e yüklemek istemiştir.
• M.Kemal başarılı olabilmek için olağanüstü yetkiler istemiştir.

Önemi :
• Kurtuluş Savaşı’nda kaybedilen ilk ve tek savaş Eskişehir-Kütahya Savaşı’dır.
M.Kemal’e Başkomutanlık Yetkisinin Verilmesi :

• TBMM, M.Kemal’e üç ay süreyle Başkomutanlık yetkisini veren kanunu kabul etmiştir (5 Ağustos 1921). Böylece:
• M.Kemal, yasama ve yürütme yetkisini doğrudan kullanmaya başlamıştır.
• M.Kemal, İstiklal Mahkemeleri’nin de kendisine bağlanmasıyla yargı gücünü de kullanmıştır.
• Erzurum Kongresi’nde askerlik görevinden istifa eden M.Kemal, milli irade ile başkomutan olmuştur.
• 20 Temmuz 1922′de Başkomutanlık Kanunu sınırsız uzatılmış, M.Kemal’in cumhurbaşkanı seçilmesine kadar kanun, geçerliliğini sürdürdü.
Tekâlif-i Milliye Emirleri (7-8 Ağustos 1921)

• Ordunun ihtiyacını karşılamak ve Sakarya Savaşı’na hazırlanmak için M.Kemal, Tekalif-i Milliye Emirleri’ni yayınlanmıştır.
1. Her ilçede bir tane Tekalif-i Milliye Komisyonu kurulacak.
2. Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.
3. Her aile bir askeri giydirecek.
4. Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40′ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
5. Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40′ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
6. Her türlü makineli aracın %40′ına el konacak.
7. Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20’sine el konacak.
8. Sahipsiz bütün mallara el konacak.
9. Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.
10. Halkın elindeki araçlar aylık 100 km. askeri ulaşım yapacaklar.
Kars Antlaşması (13 Ekim 1921)
• Rusya’nın gözetiminde Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile TBMM arasında Kars Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
Önemi :
• Türk Devleti’nin doğu sınırı kesinlik kazanmıştır.
TBMM-Ukrayna Antlaşması (2 Ocak 1922)
• Moskova Antlaşması’nın içeriğini tekrarlayan bir antlaşmadır

Kurtulus savasi siyasi gorusmeler 2

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

ANTLAŞMALAR

Uşi Antlaşması(1912)
Mondros Ateşkes Antlaşması(1918)
Paris Barış Konferansı(1919)
Sevr Barış Konferansı(1920)
Mudanya Ateşkes Antlaşması(1922)
Lozan Barış Konferansı(1923)
Ankara Antlaşması(1926)
Balkan Antantı(1934)
Montrö Sözleşmesi(1936)
Sadabat Paktı(1937)
Hatay Sorunu(1939)

Uşi Anlaşması (18 Ekim 1912)

1. Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Bingazi’ yi boşaltacak,

2. İtalya On iki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne geri verecek, ancak Balkan Savaşı bitinceye kadar Yunan işgaline karşı İtalya’ nın elinde geçici olarak bulunacak,

3. Trablusgarp da Naip adıyla bir temsilci Padişah adına bulunacak,

4. İtalya, Kapitülasyonların kaldırılmasında Osmanlı Devleti’ne yardım edecek.

Uşi Anlaşması�yla Osmanlı-İtalya Savaşı sona ermiş oldu. Bu savaş ile Kuzey Afrika’daki son toprak parçamız da kaybedilmiştir.

MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI

(30 EKİM 1918)

I. Dünya Savaşı sonunda ateşkes isteyen Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Limni Adası’nın Mondros limanında ateşkes anlaşması imzalandı(3O Ekim 1918). Mondros Ateşkes Anlaşması’nı Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) Rauf (Orbay) Bey imzalamıştır. Rauf (Orbay) daha sonra Milli Mücadele’ye katılacaktır.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Maddeleri:

1. Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak, Boğazlardaki istihkamlar, (siperler) İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecek. İtilaf Devletlerinin Karadeniz’e serbestçe geçişi sağlanacak. Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki egemenliği sona erdi. Anadolu ile Rumeli’nin bağlantısı kesildi. Başkent İstanbul’un güvenliği tehlikeye düştü.

2. Osmanlı ordusu terhis edilecek. Orduya ait silah ve cephane İtilaf Devletlerinin emrine verilecek. Anadolu’yu askersiz ve silahsız bırakarak işgaller karşısında direniş olmasını önlemeye çalıştılar.

3. Osmanlı Donanması İtilaf Devletlerinin gösterecekleri limanlarda göz altında tutulacak. Osmanlı deniz gücünü etkisiz hale getirdiler.

4. Toros tünelleri İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecek.

5. Bütün haberleşme, ulaşım araç ve gereçleri, İtilaf Devletlerinin denetimi altında bulundurulacak. Bölgeler arasında yardımlaşmaya engel oldular. Anadolu’nun kontrolünü ele geçirdiler

6. İtilaf Devletleri, kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecekler (7. madde). Mondros’un en tehlikeli maddesidir.

Bütün Anadolu topraklarının işgal edilebileceği göstermektedir. Güvenliklerinin tehdit edilmesi bahanesi işgallere haklılık kazandırmak içindir.

7. Trablusgarp ve Bingazi’deki bütün Türk subayları, en yakın İtalyan garnizonuna; Hicaz, Yemen, Suriye ve Irakta bulunan askeri birliklerimiz ise İtilaf Devletlerine teslim olacaklardı. Osmanlı Devleti’nin askeri bakımından güçsüz bırakmayı amaçlamaktadırlar.

8. Doğu Anadolu’daki altı ilde (Vilayet-i Sitte) Diyarbakır, Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ (Harput), Sivas karışıklık çıkarsa, İtilaf Devletleri, bu illerin herhangi bir bölümünü işgal edebileceklerdi (24. madde).

Mondros ateşkesten çok kayıtsız şartsız bir teslim belgesidir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken İtilaf Devletleri Osmanlı toprakları için aralarında gizli paylaşım anlaşmaları yapmışlardı. Bu nedenle Mondros Ateşkes Anlaşması’na işgalleri kolaylaştırıp, karşı koymayı engelleyecek maddeler yerleştirdiler. 13 Kasım 1918′de İtilaf Devletleri filosu İstanbul’a demirleyerek yaklaşık beş asırlık başkentimizi işgal etti.

Mondros’a dayanarak girişilen ilk işgal, İngilizler tarafından Musul’a yapıldı. Bunun dışında;

- İngilizler : Urfa, Antep, Maraş’ı,

- Fransızlar Ermenilerle birlikte : Adana, Mersin, Dörtyol’u,

- İtalyanlar : Antalya, Burdur, Isparya ve Konya’yı işgal ettiler.

İngilizler, işgal ettikleri yerler dışında Çanakkale, Eskişehir, Afyon, Samsun, Merzifon ve Batum’a askeri birlik gönderdiler. İşgaller ateşkesin maddelerine aykırıydı. Osmanlı Devleti çok zor durumdaydı.

Not. İngilizler Maraş, Antep ve Urfa’yı daha sonra Fransızlara bırakacaktır.

PARİS BARIŞ KONFERANSI

(18 OCAK 1919)

Yenilen devletlerle yapılacak barış anlaşmalarını görüşmek amacıyla toplandı. Osmanlı Devleti’nin paylaşılması da bu konferansta görüşüldü. Yunanistan, fırsattan yararlanarak Batı Anadolu’nun kendisine ait olduğunu iddia etti. Gerekçe olarak da uydurma belgeler öne sürdü. Aslında Batı Anadolu gizli antlaşmalarda İtalya’ya verilmişti. İngilizler, sömürge yolları üzerinde güçlü bir İtalya yerine, kukla bir Yunanistan’ın olmasını çıkarlarına daha uygun buldular. Paris Barış Konferansı’nda Yunanlıların, İzmir’den başlayarak Batı Anadolu’yu işgal etmelerine karar verildi. İtalyan delegesi bu duruma çok kızdı ve konferansı terk etti.

Paris Barış Konferansı ile aşağıdaki barış antlaşmaları hazırlandı:

1- Almanya ile Versay

2- Avusturya ile Sen Jerman

3- Macaristan ile Trianon

4- Bulgaristan ile Nöyyi

5- Osmanlı Devleti ile Sevr

NOT: İtilaf bloğunda ilk anlaşmazlık, Batı Anadolu’nun İtalyanlar yerine Yunanlılara verilmesi oldu.

SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI

(10 AĞUSTOS 1920)

Ana hatları 24 Nisan 1920′de San Remo Konferansı’nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920′de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti’ne verilmişti. Antlaşması’nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilaf Devletleri’nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920′de Anadolu’da ve Trakya’da saldırıya geçti. Bursa’nın, Balıkesir’in, Uşak’ın ve Nazilli’nin ardı ardına işgali ile Sevr’in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.
Sultan Vahidettin’in başkanlığında toplanan Şüra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920′de “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer” görerek Antlaşmanın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa’nın, Türk topraklarını parçalayan, milli şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı imzalamaması üzerine Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hadi Paşa ve Rıza Tevfik(Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşması’nı 10 Ağustos 1920′de imzaladılar.
Sevr Antlaşması’na göre, Osmanlı İmparatorluğu parçalanıyor, Türk Milleti de yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.
Rumeli sınırımız aşağıda yukarı İstanbul vilayetinin sınır olarak tayin olunuyordu. Batı Anadolu(İzmir ve çevresi) Yunanlıları verilecekti. Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye’nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa’ya bırakmaktaydı. Doğuda Bayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan’ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye’ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak’ın kuzey kısmında nüfus bölgeleri tesis ediyorlardı.
İstanbul’da ise hükümet ve padişah oturacak fakat, İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar’da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı. Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilayetleri ve dolayları idi. Sevr’e göre, memleket dahilinde bulunan azınlık, Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtulduğu gibi, yeniden hiç kimse Türk tabiyetine de giremeyecekti.
Devletin askeri kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azami miktar 50.700 kişi olacak; Tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mali ve iktisadi hükümler, Osmanlı Hükümeti ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti’ni İtilaf Devletleri’nin müşterek sömürgesi haline, getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mali Komisyon, Osmanlı Devleti’nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.
Sevr Antlaşması’nın Osmanlı Hükümeti’nce imzalanması, Anadolu’daki milli mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti’nden ümitlerini kesmesine neden olmuştur.
Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayan ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat’ta bulunanların vatan hıyanetiyle itham olunarak vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilan etti.

SEVR ANTLAŞMASI ÖLÜ DOĞMUŞ BİR ANTLAŞMADIR, YERİNE LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI İMZALANMIŞTIR.

MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI

(11 EKİM 1922)

Büyük Taarruz’un ardından Batı Anadolu’nun tamamı Yunanlılardan arındırılmıştı. Artık sıra Boğazlar, İstanbul ve Trakya’nın kurtarılmasına gelmişti. Ordumuz Çanakkale ve İstanbul üzerine yürüdü. Boğazlar ve İstanbul Mondros Ateşkes Anlaşması sonrası İngilizler tarafından işgal edilmişti. Bu durumdan telaşlanan İngiltere özellikle Boğazların kendisinde kalmasını istiyordu. Ancak İngiltere Anadolu’da artık yalnız kalmıştı. Bu nedenlerle, İngilizler ateşkes görüşmelerinin başlamasını kabul ettiler. Bursa’nın Mudanya ilçesinde bir konferansın toplanması kararlaştırıldı.

3 Ekim 1922 tarihinde toplanan konferansa Türkiye adına Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa katıldı. Konferansa İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri de katıldı. Asıl katılması gereken Yunanlılar konferansa katılmayıp Mudanya açıklarında bekleyen bir gemide sonucu beklediler. Bir haftadan fazla süren konferans 11 Ekim 1922′de imzalandı.

Konferansta şu kararlar alındı:

1. Türkiye ve Yunanistan kuvvetleri arasında süren silahlı çatışmalar anlaşmanın yürürlüğe girmesi ile sona erecek,

2. Doğu Trakya Meriç nehrinin sol kıyısına kadar boşaltılacak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine bırakılacak,

3. İstanbul ve Boğazlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine bırakılacak.

4. Türkler Doğu Trakya’da 800 jandarma bulunduracak.

5. İtilaf Devletlerinin kuvvetleri barış yapılıncaya kadar İstanbul’da bulunacak.

Mudanya Ateşkes Anlaşması’nın Sonuçları:

1. TBMM siyası bir zafer kazanmış oldu.

2. Türk vatanının paylaşılma tasarıları sona erdi.

3. Mondros Ateşkes Anlaşması geçerliliğini kaybetti. Yerine Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı.

4. Bu antlaşma ile İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya savaşsız olarak kurtarıldı.

5. Türk tarafına Lozan’da bir Barış Antlaşması’nın yapılması için teklifte bulunuldu.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

(24 TEMMUZ 1923)

İtilaf Devletlerinin çıkar elde etmemesi için Lozan Konferansı’ndan hemen önce Saltanat kaldırıldı (1 Kasım 1922). Böylece Türkiye’deki tek yönetim merkezi TBMM oldu.

Konferansa Katılan Ülkeler:

20 Kasım 1922′de toplanan konferansa Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya ve Yugoslavya katıldı. Boğazlar ile ilgili görüşmelere ayrıca; Sovyet Rusya ile Bulgaristan katıldı.

Türkiye adına konferansa Dış işleri Bakanı İsmet Paşa katıldı.

Türk tarafının konferanstan beklentileri şunlardı:

- Misak-ı Milli’de belirlenen esasları gerçekleştirmek,

- Kapitülasyonları kaldırmak,

- Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasına engel olmak,

- Yunanistan ile olan sorunları çözmek.

Türkiye, konferanstan önce kapitülasyonlar ve Ermenilerin toprak isteği konularında taviz verilmemesini, bu konular istenen şekilde sonuçlanmazsa konferansın terk edilmesini kararlaştırdı.

Konferansta çözülmesi gereken üç önemli konu vardı:

1. Türk-Yunan barışı,

2. Yeni Türk devletinin sahip olacağı haklar,

3. Kapitülasyonların kaldırılması.

İtilaf Devletlerinin katı tutumu yüzünden 4 Şubat 1923′te görüşmeler kesildi. Türk heyeti Ankara’ya geri döndü. Savaş durumunun yeniden başlaması ihtimaline karşı savaş tedbirleri alındı. İtilaf Devletlerinin 23 Nisan 1923′de TBMM’yi yeniden daveti ile konferans tekrar başladı. 24 Temmuz 1923′te Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

Lozan Barış Antlaşması’nın maddeleri:

a) Sınırlarla ilgili maddeler:

1. Trakya’da Yunanistan ile olan sınır, Mudanya Ateşkes Anlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edildi.

2. Suriye sınırı Ankara Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edildi.

3. Irak sınırının Türkiye ile İngiltere arasında yapılacak ikili görüşmelerle belirlenmesi kararlaştırıldı.

4. Irak sınırı 1926′da yapılan Ankara Antlaşması ile çizildi.

b) Boğazlarla ilgili maddeler:

1. Barış zamanında savaş gemileri hariç bütün gemiler Boğazlardan serbestçe geçebilecekti. Savaş zamanında ise Türkiye Boğazlar üzerinde istediği gibi davranma hakkına sahip olacaktı.

2. Boğazların her iki tarafı askerden arındırılacaktı.

3. Boğazların yönetimi başkanı Türk olan uluslar arası �Boğazlar Komisyonu�na bırakılacaktı.

c) Adalar ile ilgili madde:

1. Bozcaada ve Gökçeada Türkiye’ye verildi. Balkan Savaşları sonunda kaybedilen adalardan Türk sınırına yakın olanlar, askersiz hale getirildi.

d) Kapitülasyonlar ile ilgili madde:

1. Kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı.

e) Tazminat ile ilgili madde:

1. Yunanistan’ın savaş tazminatı olarak Karaağaç’ı vermesi kararlaştırıldı.

f) Ermeni Devleti ile ilgili madde:

1. Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulması fikrinden vazgeçildi. Bölgenin Türk toprağı olduğu kabul edildi.

Türk Tarihinde bir dönüm noktası olan Lozan Konferansı sonunda;

1. Sevr Antlaşması ile çizilen sınırlar yeniden belirlendi.

2. Bütün dünya ülkeleri yeni Türk devletinin varlığını resmen tanıdı.

3. Askeri zaferler siyasi bir zaferle bitirildi.

4. Lozan Barış Antlaşması işgalci devletlere karşı büyük bir başarının göstergesi idi. Bu yönüyle işgal altındaki milletlere güzel bir örnek oldu.
Lozan Barış Antlaşması’nın ardından İtilaf Devletlerinin son kalan kuvvetleri de Anadolu’yu terk etti. Mustafa Kemal’in dört yıl önceki sözleri gerçek olmuştu. Geldikleri gibi gittiler.

ANKARA ANTLAŞMASI

(5 HAZİRAN 1926)

MUSUL SORUNU VE ANKARA ANTLAŞMASI

Musul, Mondros Ateşkes Anlaşması imzalanmadan önce Osmanlı Devleti’nin elinde idi. Ancak ateşkesin imzalanmasından dört gün sonra Musul İngilizler tarafından işgal edildi. Lozan Barış Görüşmelerinde Musul konusunda uzlaşma sağlanamadı. İngiltere ile Türkiye arasında dokuz ayda çözülmesi şartı ile Musul konusu Lozan Barış Görüşmeleri’nden çıkarıldı.

Musul Sorunu’na Lozan’da bir çözüm bulunamadı. Bu nedenle Irak sınırının belirlenmesi ileri bir tarihe bırakıldı.

1924′te başlayan Türk-İngiliz görüşmelerinden bir sonuç alınamadı. Bu dönemde çıkan Şeyh Sait İsyanı da Türk tarafını uğraştırmış ve Musul konusunda zor durumda bırakmıştı. İngilizler bölgede petrol yatakları bulunduğu için Musul’u terk etmek istemiyorlardı. Görüşmeler sonuçsuz kalınca konu Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Ancak İngiltere’nin güdümünde olan cemiyet, Türkiye aleyhine kararlar verdi.

Türkiye, Milletler Cemiyeti ve Lahey Adalet Divanı’nın kararlarını kabul etmedi. Milletler Cemiyeti’nin tavsiyesi ile İngilizlerle olan görüşmeler yeniden başladı. 5 Haziran 1926′da Ankara Antlaşması imzalandı.

Antlaşma ile;

1. Musul, Irak�a(İngiliz mandası altındaki) bırakılacak,

2. Irak, Musul’dan elde ettiği petrol gelirinin %10′unu 25 yıllık bir süre ile Türkiye’ye verecekti.

Antlaşmayla, Türkiye Irak sınırı çizildi. Ancak, Misak-ı Milli içinde yer alan bir toprak parçası kaybedildi.

BALKAN ANTANTI(1934)

1930′lu yıllardan itibaren dünya barışını tehlikeye sokacak olaylar gerçekleşmeye başladı. Avrupa devletleri aşırı şekilde silahlanmaya başladılar. Bu durumun en büyük sebebi 1. Dünya Savaşı sonunda yapılan barış antlaşmalarının sorunları çözememiş olmasıydı. Dünya barışını korumak için kurulan Milletler Cemiyeti ise görevini yapamıyordu.

Almanya ve İtalya. bu yıllarda saldırgan politikalar izlemeye başladılar. Bu devletlerin özellikle Balkanları ve Orta Doğu’yu hedef almaları Balkan devletlerini endişelendirdi. Balkan devletleri kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak ortak düşmana karşı güç birliği yapma kararı aldılar. Bu amaçla Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan, Romanya arasında Balkan Antantı imzalandı(9 Şubat 1934).

Antantın amacı: karşılıklı sınırları güvenlik altına almak, ekonomik ve siyasi iş birliği yapmak ve ortak tehlikelere karşı birlikte hareket etmekti.

Balkan Antantı ile Türkiye batı sınırını güvence altına almış oldu. Balkan Antantı’ndan ilk ayrılan ülke Yugoslavya oldu. Pakt, II.Dünya Savaşı’nın ardından dağıldı.
MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

(20 TEMMUZ 1936)

Lozan Barış Antlaşması’nın Boğazlar konusundaki kararında; Boğazlardan bütün ticaret gemilerinin geçişinin serbest olması, Boğaz kıyılarının askerden arındırılması ve yönetimin başkanı Türk olan uluslar arası bir komisyona bırakılması kararlaştırılmıştı. Bu durum Türkiye’nin bağımsızlığını zedeleyici nitelikteydi.

1930′larda Avrupa devletleri arasında silahlanma yarışı başladı. Silahsızlanma için 1933′te yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Aşırı silahlanma bu devletlerin savaşa girebileceklerinin işareti idi. Ayrıca bu dönemde İtalya Habeşistan’a (günümüzde Etiyopya), Japonya ise Mançurya’ya(günümüzde Çin’in kuzeydoğu bölümü) saldırdı. Almanya da askersiz olması kararlaştırılan Ren Bölgesi’ne girdi. Bu gelişmeler dış diplomaside Milletler Cemiyeti’nin etkisini azalttı.

Dünyanın yeni bir savaşın eşiğine girdiğini anlayan Türkiye, kendi güvenliğini sağlamayı amaçlıyordu. 20 Temmuz 1936′da Lozan Barış Görüşmelerine katılan devletlere Boğazlar ile ilgili olarak bir nota gönderilerek bir konferans toplanmasını istedi.

İsviçre’nin Montrö (Montreux) kentinde toplanan konferansta Montrö Boğazlar Sözleşmesi kabul edildi.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre;

1. Lozan Antlaşması ile kurulmuş olan Boğazlar Komisyonu kaldırıldı. Komisyonun bütün yetkileri Türkiye’ye bırakıldı.

2. Lozan Antlaşması ile askersiz duruma getirilen Boğazların her iki kıyısında Türkiye’nin asker bulundurabilmesi kabul edildi.

3. Barış zamanlarında ticaret gemilerinin Boğazlardan serbestçe geçebilmeleri kabul edildi.

4. Savaş gemilerinin geçişlerine ise sınırlamalar getirildi.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile,

- Lozan’dan kalma, Boğazlarda Türkiye’nin egemenlik haklarını sınırlayan maddeler kaldırıldı.

- Türkiye’nin uluslar arası politikada önemi arttı.

SADABAT PAKTI

(8 TEMMUZ 1937)

Balkan Antantı ile batı sınırının güvence altına alınmasının ardından doğu sınırının da güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. 1935 yılında İtalya’nın Habeşistan’ı işgali ile Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in güvenliği tehlikeye düşmüştü. Bu durumda Türkiye tarihten gelen dostluk ilişkilerinin bulunduğu İran, Irak ve Afganistan’la İran’ın başkenti Tahran’da Sadabat Paktı’nı imzaladı(8 Temmuz 1937). Paktın imzalanması Türkiye’nin bölge barışını koruma yönündeki çabalarının bir sonucudur. Sadabat Paktı’nın imzalanması ile Türkiye’nin doğu sınırları da güvenlik altına alınmış oldu.

HATAY’IN TÜRKİYE’YE KATILMASI

(29 HAZİRAN 1939)

Güney cephesinde Fransızlarla mücadele edilmişti. Sakarya Savaşı’nın ardından Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile Suriye sınırımız çizilmişti(20 Ekim 1921). Ankara Antlaşması’nda Hatay’da özel bir yönetim kurulması, resmi dil olarak Türkçe ve Türk parası kullanılması kabul edildi. Kısaca bölgede yaşayan insanlara geniş haklar verilerek Hatay Fransızlara bırakılmıştı.

Ancak, Mustafa Kemal Paşa �Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz!� diyerek Hatay’ın kurtulacağına inanıyordu. 1936′da Fransa Suriye ve Lübnan üzerinde uyguladığı manda yönetimine son verdi. Bu durumda Hatay’ın Suriye sınırları içinde kalma tehlikesi belirdi. Bunun üzerine Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne başvurarak Hatay’ın geleceğine Hataylıların karar vermesini istedi.

Milletler Cemiyeti, Türkiye ile Fransa arasında görüşmelerin başlamasını sağladı. Görüşmeler sonunda Hatay’da bağımsız bir devlet kurulması kararlaştırıldı. 2 Ekim 1938′de Bağımsız Hatay Devleti kuruldu. Hatay’ın ilk ve tek devlet başkanı olarak Tayfur Sökmen seçildi.Ancak Hataylılar ve Türkiye, Hatay’ın ana vatana katılması düşüncesindeydiler. Avrupa’da II.Dünya Savaşı’nın çıkmasının an meselesi olduğu bir dönemde (23 Haziran 1939′da) Türkiye ile Fransa arasında Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına imkan veren bir antlaşma imzalandı.

Gelişmeler üzerine Hatay Meclisi Türkiye Cumhuriyeti ile birleşme kararı aldı (29 Haziran 1939). TBMM Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti.Daha sonra çıkarılan bir kanunla da Hatay ilinin kurulması kararlaştırıldı.

Atatürk’ün dış politikada uyguladığı siyaset sonucu Hatay Atatürk’ün ölümünden sonra ana vatana katılmış oldu. Hatay en son topraklarımıza katılan şehrimizdir. Bu nedenle en son çizilen sınırımız Suriye sınırı olmuştur. Böylece Hatay Sorunu Misak-ı Milli doğrultusunda çözümlenmiştir.

Kurtulus savasi siyasi gorusmeler 1

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

** Kendi toprakları üzerindeki cepheler :

Taarruz Cepheleri :

* Kafkas
* Kanal

Savunma Cepheleri :

* Çanakkale
* Irak
* Suriye -Filistin
* Hicaz – Yemen

** Müttefiklerine yardım için savaştığı cepheler :

* Romanya
* Makedonya
* Galiçya

Kafkas Cephesi :
Doğu Cephesinde askerî harekât, 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusunun sınırı geçmesiyle başladı. Bu cephede, Osmanlı devletinin 3. Ordusu bulunuyordu. 21 Kasım’da sınırı geçerek Erzurum istikametinde ilerleyen Rus kuvvetleri, önce Köprüköy ve ardından da Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Türk Ordusu da ağır zayiat verdiği için geri çekilen düşman takip edilemedi; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacı ile geri çekildi.
Avrupa’da savaşın mevzî harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturya’lıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine; Harbiye Nazırı ve Türk Başkomutan Vekili Enver Paşa, doğu cephesinde Rus kuvvetlerinin imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar verdi. Bu amaçla 14 Aralık 1914’te Erzurum’a geldi. Taarruz için mevsimin uygun olmadığını ve bu nedenle bahara bırakılmasını isteyen 3 Ordu Komutanını görevden aldı. Ordu komutanlığını kendisi üstlendi. Savaş plânı, düşmanın cepheden ve yanlardan kuşatılarak imha edilmesi esasına dayanıyordu.
Tamamen karla örtülü çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide, o günün şartları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu hareket çok riskli idi. Nitekim Türk Kuvvetlerinin büyük bir kısmı donarak öldü. Sarıkamış’a girebilen çok az sayıda bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atıldı. 3. Türk Ordusu tamamen elden çıktı. Bu savaşta Türklerden 60.000 asker kaybedilmiş, çok sayıda da esir verilmişti. Bu başarısızlık üzerine Doğu Anadolu’nun kapıları Rus ordularına açılmış oldu.
1915 Nisan sonlarında Rus ordusu tekrar taarruza geçti. Bu arada, Van bölgesindeki Ermeniler de ayaklanarak Türk ordusunu arkadan vurmaya başladılar. Bu durumda Osmanlı Devleti, Ermeni azınlığı, çıkartılan “Tehcir Kanunu” ile başka yerlere göç ettirerek buradaki Türk kuvvetlerinin arkasını sağlama almaya çalıştı.
1915 yılı sonunda doğudaki kuvvetlerinin sayısını 700.000’e çıkaran Ruslar karşı taarruza geçtiler ve Erzurum, Muş Rusların eline geçti. 1916 ve 1917 yıllarında cereyan eden savaşlar sonunda Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler. Ruslar, Trabzon ve Erzincan’ı aldılar. 1917 Mart’ında başlayan Rus İhtilâli, cephedeki Rus kuvvetlerini de etkilemişti. Ekim 1917’de gerçekleştirdikleri bir ihtilalle Rusya’da Çarlık rejimini yıkarak yönetimi ele geçiren Bolşevikler, savaştan çekilme kararı aldılar. Bunun üzerine, 16 Aralık 1917’de Ruslarla Erzincan Mütarekesi yapıldı. Bu mütarekeden sonra Rus kuvvetleri Doğu Anadolu’yu boşaltmaya başladılar. Rusların boşalttığı bu toprakları bu kez Ermeni birlikleri istila etti. Ermenilerin bölgedeki Türkleri toplu katliamlarla yok etmeye başlamaları üzerine; Şubat 1918’de başlarında ileri harekata geçen Türk ordusu, bütün Doğu Anadolu’yu istiladan kurtardı.
Sovyetlerle 3 Mart 1918’de yapılan Brest Litovsk Antlaşmasıyla Kars, Ardahan ve Batum vilayetleri Osmanlı Devleti’ne geri verildi. Bölgedeki Türk kuvvetleri Azerbaycan içlerinde Bakü’ye ve Hazar Denizi kıyılarına, İran içlerinde ise Tebriz’e kadar olan geniş bir sahayı ele geçirdi. Ancak, Mondros Mütarekesi’nden sonra, galip devletlerin baskısı üzerine, Türk Ordusu harbin başladığı yere 1914 hududuna çekildi ve İstiklâl Harbinin Doğu Cephesi de tekrar bu huduttan başladı.

Not : İngiltere tepki olarak Çanakkale ve Irak cephelerini açmıştır.

Çanakkale Cephesi (18 Mart 1915) :Çanakkale’de cereyan eden muharebeler, I. Dünya Savaşı’nın akışını değiştirmiş, sonucunu etkilemiş olduğu için ayrı bir önem taşır. Çanakkale geçilebilseydi; Rusya’daki büyük insan kaynağı İtilâf devletlerinin silah ve malzeme fazlasıyla donatılacak, Rus ordusunun taarruz gücü artırılacak, büyük bir ihtimalle savaş daha çabuk bitecek, Rusya’da ihtilâl ortamı meydana gelmeyecekti. Dolayısıyla da Rusya savaştan yenik olarak erken ayrılmak zorunda kalmayacaktı.
Türk Ordusu, Çanakkale’de kendisinden özellikle ateş gücü bakımından üstün kuvvetlerin denizden ve karadan yaptıkları saldırılara dokuz ay süreyle, ağır kayıplar pahasına mukavemet etmiş ve nihayet saldırganların cepheyi boşaltıp gitmesiyle hak ettiği zaferi kazanmıştı.
Çanakkale Cephesi’nin açılmasına gerçi Rusların isteği üzerine karar verilmiştir, ama burada bir cephe açılması çok daha önce düşünülmüştü. Balkan savaşında ele geçirdiği Ege adalarını sağlama bağlamak ve Türkleri Ege Denizinden uzaklaştırmak isteyen Yunanistan, 19 Ağustos 1914’de Osmanlı Devleti’nin henüz tarafsız bulunduğu günlerde, İngiltere’ye müracaat ederek Çanakkale’de bir cephe açılmasını önermişti. O tarihte İngiltere, böyle bir hareketin Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesini hızlandıracağı endişesiyle bu öneriyi reddetmişti.
Türkiye savaşa girdikten sonra Kasım 1914’te İngiliz Bahriye Nazırı Churchill ve Amiral Fisher, Türk kuvvetlerinin Süveyş’e saldırmalarını önlemek amacı ile Gelibolu Yarımadasına bir çıkarma yapılmasını önermişlerdi. Fakat İngiliz savaş kabinesi bu öneriyi kabul etmemişti.
Nihayet, l915 yılı başında Avrupa’daki savaş mevzî harbine dönüşünce İngilizler, bütün kuvvetlerini Batı Cephesine yığmaktansa Çanakkale ya da Balkanlarda ikinci bir cephe açarak harbi hareket harbine çevirmeyi ciddî olarak düşünmeye başladılar. Böylece Rusya’ya lojistik destek sağlanabileceği gibi; Osmanlı başkentinin ele geçirilmesiyle Osmanlı Devleti de Alman ittifakından ayrılma mecburiyetinde bırakılacaktı. Ayrıca, kararsız durumda olan Bulgaristan’ın Merkezi Devletlere katılması da önlenecektir.
Bu arada, Türklerin Süveyş Kanalına yaptıkları taarruz başarısızlıkla sonuçlanıp, Mısır’da bulunan kuvvetlerin bir kısmının Çanakkale’ye aktarılması imkânı da ortaya çıkınca; Boğazın önce donanmayla geçilmesine ve donanma Marmara’ya girdikten sonra arkadan yetişecek kuvvetlerin boğazların ve İstanbul’un işgalinde kullanılmasına karar verildi

Kurtuluş Savaşı Hazırlık Dönemi 2

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

Tarih | Kurtuluş Savaşı Hazırlık Dönemi 2 @ Yahoo! Video

ERZURUM KONGRESİ
(23 Temmuz – 7 Ağustos 1919)
Erzurum Kongresinin hazırlıklarının yapıldığı sırada Mustafa Kemal’in tutuklanma kararı alındı. Mustafa Ke­mal 9 Temmuz 1919′da resmi görevinden ve askerlik mesleğinden istifa ettiğini İstanbul’a bildirdi. Mustafa Kemal ulusal örgütlenme çalışmalarının 9.cu Ordu Mü­fettişi olarak yapmıştı. İstifasından sonra emir verme yetkisi kalmamıştı. Mustafa Kemal’in her an tutuklanması ulusal örgütlenme ile ilgili çalışmalar durdurabilirdi. An­cak 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in ben ve kolordum emrinizdeyiz Paşam demesi bu tehlikenin or­tada olmadığını göstermiştir.
Mondros ateşkes antlaşmasının 24. maddesinde Vilayet–i Sittede karışıklık çıktığında bu vilayetlerin her­hangi bir bölümünü işgal hakkını İtilaf Devletleri yerine getirirler şeklinde kararlaştırılmıştı. İtilaf Devlet­leri bu bölgede bir Ermeni devleti kurmayı amaç­lanmıştı.
Kongre Wilson ilkelerine göre bölgede müslüman nüfusun çoğunlukta olduğunu ispatlamak Doğu Anado­lu’daki direniş birliklerini örgütlemek ve Ermeni dev­letinin kuruluşunu önlemek için toplandı.
KONGRE KARARLARI
1. Ulusal sınırlar içinde yer alan vatanın parçaları bir bütündür birbirinden ayrılamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve baskısı karşısında Os­manlı Hükümeti dağılırsa ulus topyekün kendisini sa­vu­nacak ve direnecektir.
3. Vatanı kurtarmak ve bağımsızlığı kazanmak yo­lunda İstanbul hükümeti başarısız olursa bu amacı ger­çekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hü­kümet milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanma­mışsa bu seçimi Heyet–i Temsiliye yapacaktır.
4. Ulusal kuvvetleri ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel esastır.
5. Hristiyanlara siyasi egemenliği ve sosyal dengeyi bozacak ayrıcalıklar verilmeyecektir.
6. Manda ve himaye kabul edilmeyecektir.
7. Mebusan Meclisinin hemen toplanmasını ve hü­kümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini ger­çekleştirmek için çalışılacaktır.
Kongre alınan kararları uygulamak için bir Temsil Kurulu (Heyet–i Temsiliye) seçti. Bu kurulun başkanlı­ğına Mustafa Kemal getirildi.

KONGRENİN ÖNEMİ:
1. Kongrenin toplanış şekli ve amacı bölgesel ol­makla beraber aldığı kararlar vatanın bütününü kapsa­dığından ulusal bir kongredir.
2. Kurtuluş savaşının temel programı oluşturulmuş­tur.
3. Bağımsızca yaşanacak milli sınırlar ilk kez belir­tilmiştir.
4. İstanbul’daki hükümetin dağılması karşısında ulusal kongrece bir hükümetin kurulacağının belirtilmesi ileride ulusal nitelikli yeni bir devletin oluşturacağı fikrini uyan­dırmıştır. (Bu durum TBMM kurulmasıyla gerçek­leşti.)
İstanbul hükümeti başbakanı Damat Ferit Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in tutuklanması emrini verdi. Mustafa Kemal Sivas Kongresi hazırlıklarını yapmak üzere Siva­s’a geldi.

SİVAS KOGRESİ (4 – 11 Eylül 1919)

Kongre Amasya Genelgesi gereğince toplandı. Kon­gre toplandıktan sonra aşağıdaki tartışmalar çıktı:
1. Mustafa Kemal’in kongre başkanlığına seçtiril­memesi. Mustafa Kemal kısa sürede duruma egemen oldu ve başkan seçildi.
2. Kongrenin İttihatçılıkla suçlanması. Yapılan gö­rüşmelerle böyle bir ilişkinin olmadığı kongreye kabul et­tirildi.
3. ABD mandasının kabul edilmesi. Mandacılık kabul edilmedi. Manda yöne­timi I. Dünya savaşı sonunda sö­mürgeci devletlerin Wilson ilkelerini kendi çıkarları yo­lunda yorumlayarak or­taya koydukları bir yöntemdi. Bu yöntem ile henüz ba­ğımsız olma yeteneğine sahip olma­yan uluslar Cemiyet–i Ak­vam (Millet Cemiyeti) tarafın­dan bu yete­neğe sahip oluncaya kadar yönetilecekti. Ancak bu gö­revi Cemiyet–i Akvam yapmayacak bu iş için gelişmiş ileri bir devleti görevlendirecekti.
KONGRE KARARLARI
1. Mondros antlaşması ile saptanan sınırlar içinde bütün topraklar bölünmez bir bütündür.
2. Padişah tarafından dağıtılan Mebusan Meclisi derhal toplanmalıdır.
3. Hristiyanların güvenliği olduğundan hristiyanlara ayrıcalık tanınmayacaktır.
4. Manda ve himaye kabul edilmeyecektir.
5. İrade–i Milliye adında bir gazete çıkartılacaktır.
Bunların yanı sıra aşağıdaki çalışmalar gerçekleşti­rildi.
– Anadolu’da ve Rumeli’de kurulan Kuvai Milliye dernekleri Anadolu ve Rumeli Müdafa–i Hukuk Der­neği adı altında birleştirildi.
– Erzurum Kongresinde kurulan ve Doğu Anadolu­’yu temsil eden Temsil Kurulunun bütün vatanı temsi­lettiği kararlaştırıldı.
KONGRENİN ÖNEMİ
1. Erzurum kongresinde alınan kararların tümü ulusa ait olduğu kabul edildi.
2. Amasya Genelgesinde belirtilen ulusun gelece­ğine ulusun kendisinin karar vereceği maddesi ger­çek­leştirildi.
3. Anadolu ve Rumeli Müdafa–i Hukuk Derneğinin oluşturulması ile ulusal kurtuluş hareketlerinin tek teşkilat tarafından yönetilmesi sağlanmış ve bu teşki­latlanma yurdun tümünü kapsamıştır.
4. Mustafa Kemal kongrede seçilen Temsil Heyeti­nin başkanlığına seçilmekle liderliği kabul edildi.
5. Kongreden sonra Temsil Heyeti Ali Fuat Paşa’yı Batı Anadolu’daki milli kuvvetlere komutan olarak atadı. Bu atama Temsil heyetinin yürütme yetkisini kul­lanan bir karar organı özelliğinde olduğunu göstermiştir.
DAMAT FERİT HÜKÜMETİNİN DÜŞÜRÜLMESİ
Damat Ferit Sivas Kongresi öncesinde Elazığ valisi Ali Galip’i Kongre’nin toplanmasını önlemekle görevlen­dirdi. Alınan tedbirle bu tehlike önlendi. Kongrede alınan kararda milletin Damat Ferit’e güveni olmadığı kararlaş­tı­rıldı. Bu durumun padişaha bildirilme kararı alındı. Padi­şahla görüşme sağlanamadı. Bunun üzerine İstan­bul’a ulustan yana bir hükümet kuruluncaya kadar İs­tanbul’la her türlü haberleşme ve resmi ilişkilerin kesil­mesi karar­laştırıldı. Damat Ferit istifa etmek zorunda kaldı. Bu ge­lişme Milli hareketin ve Temsil heyetin ilk ba­şarısıdır. Ali Rıza Paşa sadrazamlığa getirildi. Damat Fe­rit’in gö­rev­den uzaklaştırılmasına kadar geçen sü­reçte Temsil heyeti bir hükümet gibi çalışmış ve yürütme gö­revini yerine getirmiştir.
AMASYA GÖRÜŞMELERİ (20–22 EKİM 1919)
Ali Rıza Paşa hükümeti Temsil heyetinin başarılı mu­halefeti sonucu kurulmuştu. Bu nedenle bu hükümet milli hareketin Anadolu’daki gücünü anlamış ve Temsil heye­tine karşı ılımlı bir politika izlemeye başlamıştı. Temsil heyeti ve Ali Rıza Paşa arasında yapılan görüş­meler so­nunda Amasya görüşmelerinin yapılması karar­laştırıldı. Ali Rıza Paşa hükümeti Salih Paşa’yı Amasya’ya gön­derdi. Mustafa Kemal’in başkanlığındaki heyetle Salih Paşa arasında yapılan görüşmelerde şu kararlar alınmış­tır:
1. Mondros antlaşması ile beliren sınırların bütünlü­ğünün ve bağımsızlığının sağlanması
2. Azınlıklara siyasi bağımsızlığımızı ve sosyal den­gemizi bozucu ayrıcalıkların tanınmaması
3. Sivas Kongresi kararlarının İstanbul hükümeti ve Meclis–i Mebusanca kabul edilmesi
4. Anadolu ve Rumeli Müdafaa–i Hukuk Cemiyetinin İstanbul hükümetince tanınması
5. Meclis–i Mebusanın bir an önce Anadolu’da gü­ve­nilir bir yerde toplanması ve bu amaç için seçimlerin ya­pılmasının sağlanması
6. İtilaf Devletleri ile yapılacak barış görüşmelerinde Temsil Kurulu nun uygun göreceği temsilcilerin gönde­ril­mesi
Temsil Heyeti ile İstanbul hükümeti arasında yapı­lan Amasya görüşmesi İstanbul hükümetinin Anadolu’da ulusal hareketi resmen tanınmış olma­sını sağlamış­tır. Böylece Anadolu ve Rumeli Müdafa–i Hukuk Cemi­yeti’nin kuvveti de İstanbul’da anlaşılmıştır.
Salih Paşa Amasya’da alınan kararların İstanbul hü­kümetine kabul ettireceğini ettiremezse istifa edeceğini açıklamıştır. Salih Paşa yalnız Meclisi Mebusanın topla­nabilmesi kararını kabul ettirebilmiştir.
Not: Mustafa Kemal Paşa’nın Mebusan meclisinin İstanbul’da toplanmasını doğru olmayacağını Salih Paşa­’ya belirtmesinin gerekçeleri şunlardır:
1. Padişahın mandacı fikirler nedeniyle meclisi baskı altına alacağı
2. İtilaf Devletlerinin Mebusan Meclisindeki çalışma­ları etkileyebileceği idi.

MECLİS–İ MEBUSAN VE TEMSİL HEYETİNİN
ANKARA’YA GELMESİ (27 Aralık 1919)
Meclis–i Mebusanın oluşturulması için seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştı. Mustafa Kemal ve arkadaş­ları İtilaf Devletlerinin ve İstanbul hükümetinin baskıla­rı ne­deniyle yapılacak seçimlerde ulusal hareket yanlısı olma­yan kişilerin milletvekili seçilebileceğini dü­şünmüş­lerdi. Ancak yapılan seçimde çoğunlukla Anadolu ve Rumeli Müdafa–i Hukuk Cemiyetinin üyeleri seçildi.
Mustafa Kemal Meclis–i Mebusanın Anadolu’da gü­venilir bir yerde toplanmasını önerdi; çünkü İtilaf devlet­lerinin ve Padişah’ın baskısıyla Meclis–i Mebusanda ulu­sal kurtuluş savaşı yönünde olumlu kararların alınama­yacağını düşünüyordu. İstanbul hükümeti ile Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları Meclis–i Mebusanın başkent İstanbul’da toplanmasını istediler.
Meclis–i Mebusan’ın İstanbul’da toplanması karar­laş­tırılınca meclisle daha yakından ilişki kurabilmek için Temsil heyeti Ankara’ya hareket etti. Ankara’nın seçil­mesinin nedenleri şunlardır:
1. Ulaşım ve haberleşme bakımından Sivas’tan daha iyi olması
2. Demiryolu ulaşımının sonunda bulunması
3. İleride açılması düşünülen Batı Cephesine yakın olması
4. Ankara halkının ulusal hareketi desteklemesi

MECLİS–İ MEBUSAN VE MİSAK–I MİLLİ

Mustafa Kemal Ankara’da İstanbul’a gidecek millet­vekilleri ile görüştü. Bu görüşmelerde kendisi hakkında tutuklanma kararının olması nedeniyle İstanbul’a gide­meyeceğini açıkladı. Milletvekilleri ile yapılan toplantıda şu kararlar alındı.
1. Mecliste Müdafa–i Hukuk Grubu kurulacak
2. Mustafa Kemal’i meclis başkanlığına seçmek
3. Sivas Kongresinin kararları kabul ettirilecek
Mustafa Kemal’in meclis başkanlığına seçilmek is­temesindeki amaç şunlardı: ulu­sal hareketin lideri oldu­ğunu meclise kabul ettirmek ve herhangi bir işgal nede­niyle yeni bir meclis toplamaktı.
Mebuslar meclisi 12 Ocak 1920′de açıldı. Milletvekil­leri padişahın güdümüne girdiler ve Mustafa Kemal’i meclis başkanlığına seçmediler. Ancak bir grup millet­vekili Fe­lah–ı Vatan adı verilen bir grup kurarak Mus­tafa Kemal­’in hazırladığı taslak doğrultusunda Misak–ı Milli deni­len belgeyi meclise ka­bul ettirdiler.

MİSAK – I MİLLİ KARARLARI (28 Ocak 1920)
1. 30 Ekim 1918′de ortaya çıkan Türk ve İslam ço­ğunluğu bulunan yerlerin tümü ayrılmaz bir bütündür.
2. Arap memleketlerinin durumu halkın serbestçe verecekleri oya göre tespit edilmesi gereklidir.
3. Batı Trakya’nın durumu halkın özgürce kullana­cakları oylama ile belirlenmelidir.
4. Kendi istekleriyle ana vatana katılmış olan Kars Ardahan ve Artvin için gerekirse halkın oyuna başvurul­malıdır.
5. Osmanlı Devleti’nin başkenti ve Hilafet merkezi İstanbul’un ve Marmara denizinin güvenliği sağlanmalı­dır. Bu esas doğrultusunda Boğazlar diğer ilgili devlet­lerle birlikte verilecek kararlarla dünya ticaretine ve ula­şımına açılması sağlanacaktır.
6. Azınlıkların hakları komşu ülkelerdeki müslüman halkı da aynı haktan yararlanmaları koşuluyla kabul edi­lecektir.
7. Milli ve iktisadi gelişmemiz için siyasi hukuki ve mali sınırlamalar (kapitülasyonlar) kaldırılmalıdır.
ÖNEMİ:
Misak–ı Milli Mustafa Kemal’in fikirlerinin ve Sivas Kongresi kararlarının Osmanlı parlementosunca kabul edilmesidir. Bağımsızca yaşanacak sınırlar belirlenmiştir. İtilaf Devletleri ile yapılacak barışın esasları dünyaya du­yurulmuştur.
İSTANBUL’UN İŞGALİ (16 Mart 1920)
İşgal devletleri Mebusan Meclisinin toplanmasına karşı çıkmışlardı. Mecliste etkili kararlar alınamayacağını düşünmüşlerdi. Hatta meclisin toplanması ile milli hare­ketin zayıflayacağını ümit etmişlerdi. Bu düşünceler İs­tanbul hükümetince de savunuluyordu.
İtilaf Devletleri Misak–ı Milli’yi hoş karşılamadılar. Kuva–i Milliye taraftarı gördükleri Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genel Kurmay başkanı Cevat Paşa’nın görev­den alınmalarını sağladılar. Bu durum Osmanlı Devletinin siyasal bağımsızlığına kesin bir saldırıdır. Meclis başkanı da tutuklandı. Bu olaylar meclisin her an dağıtılabilece­ğini göstermiştir.
16 Mart 1920 İstanbul resmen işgal edildi. Milletvekil­lerinden bir kısmı tutuklandı ve Malta adasına sürüldü. Meclis 18 Mart 1920 günü toplanarak görev ya­pamaya­cağını belirterek dağılma kararı aldı. Padişah Vahdettin 11 Nisan 1920′de aldığı kararla meclisi fes­hetti.
Not 1: Misak–ı Milli’nin ilanı üzerine İtilaf Devletleri­nin baskısı arttı. Bunun üzerine Ali Rıza Paşa hükümeti istifa etti yerine Salih Paşa hükümeti kuruldu. İstanbul­’un resmen işgali üzerine Salih Paşa hükümetide istifa et­mek zorunda kaldı. Damat Ferit yeniden bir hü­kümet kurdu.

Not 2: Bu olaylar Mustafa Kemal’in Meclis’in İstan­bul’da toplanmaması konusunda haklılığını ve ileri görüş­lülüğünü ispatlamıştır.
İstanbul’un işgal edilmesi ve Meclis–i Mebusanın dağıtılması ile Osmanlı Devleti fiilen yıkılmıştır.

I. TBMM (23 Nisan 1920)
Temsil Heyeti başkanı Mustafa Kemal Paşa İstanbul­’un işgal edilmesi Meclis – i Mebusan’ın dağılması aydın­ların ve milletvekillerinin tutuklanmasını dikkate alarak Osmanlı Devletinin sona erdiğini gördü. Uzun yıllardan beri ulusal egemenliğe dayalı bir devlet kurmayı düşü­nen Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkan bu durumu iyi de­ğerlendirdi. Bunun için olağanüstü yetkileri olan bir mec­lisin kurulmasını sağlamak amacıyla harekete geçti. Seçi­len Milletvekilleri ile İstanbul’dan Anadoluya geçen Mil­letvekillerle birlikte I. TBMM açıldı. Meclisin açıldığı gün Mustafa Kemal’in sunduğu önerge kabul edildi. Bu önerge TBMM’nin ilk kararları oluşturur.
TBMM’NİN İLK KARARLARI :
1. Hükümet kurmak gereklidir. (Bu karar meclisin kurucu özelliğinin olduğunu gösterir.)
2. Geçici kaydıyla bir hükümet başkanı tanımak veya padişah yerine onu temsil eden bir başkasını tanı­mak mümkün değildir. (Bu karar meclisin devamlılığını ifade eden bir durumu gösterir.)

Cumhuriyetin ilani siyasi partiler

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

İlk Siyasi Partiler

Siyası partiler, belirli bir görüş ve ortak bir düşüncede birleşen, ülkeyi bu doğrultuda yönetmek isteyen kişilerin oluşturduğu siyasal topluluklardır. Siyasal partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Mustafa Kemal, ülkede tam olarak demokrasinin uygulanması için mutlaka siyası parti kurulması gerektiğine inanıyordu. Bunun içinde önce kendisi bir siyası parti kurdu ve çok partili hayata geçilmesi için ortam hazırladı.

1. Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi)

Yeni Türk devletinin İlk siyasi partisi oldu.

2. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

İlk muhalefet partisidir. Ordunun siyasetten ayrılması ile eski komutanlar TBMM içinde farklı siyası çalışmalar içine girdiler. Bu çalışmalar sonucunda 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Fırkanın başkanlığını Kazım Karabekir yaptı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyeleri, Cumhuriyet yönetimini ve demokrasiyi benimsediklerini belirttiler. Parti, Hükümetin yaptığı faaliyetleri eleştirirken bir yandan da eski rejim yanlıları partiye toplanmaya başladı. Cumhuriyet rejimi eleştirilmeye başlandı. Bu çalışmalardan halk olumsuz etkilendi. Sonuçta çoğu doğu illerini kapsayan Şeyh Sait Ayaklanması patlak verdi. Bazı partililerin devletin yapısına zarar verdiği gerekçesi ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası hükümet tarafından kapatıldı. Cumhuriyet tarihinde ilk kapatılan parti de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası oldu

3. Serbest Cumhuriyet Fırkası

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla İlk çok partili hayata geçiş düşüncesi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa mecliste başka partilerinde olmasını istiyordu. Mustafa Kemal bu düşüncelerle eski başbakanlardan Fethi Beyden (Okyar) yeni bir parti kurmasını istedi. Ayrıca bazı Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekillerini yeni kurulacak partiye katılmaları için teşvik etti. Parti kurucularından cumhuriyete ve laiklik düşüncesine bağlı kalmalarını istedi. Bu gelişmeler sonunda 12 Ağustos 1930′da Fethi Beyin başkanlığında Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu.

Ülkede demokrasinin gelişmesi için kurulan parti kısa sürede amacından uzaklaştı. Cumhuriyet ve laiklik aleyhtarları parti içinde toplandı. Beklenmedik gelişmeler üzerine Fethi Bey kendi kurduğu partisini 17 Kasım 1930′da kapattı. Kapatılmanın ardından bir ay sonra Menemen olayı çıktı.

Kurtulus savasi hazirlik donemi 1

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 31 May 2009

MEMLEKETİN İÇ DURUMU VE CEMİYETLER
İzmir’in işgali İzmir İstanbul Trakya ve Doğu Kara­denizdeki Rumların çalışmalarını hızlandırdı. Fransızların Suriye’den Çukurova bölgesine getirdikleri Ermeniler saldırılara başladı. Ayrıca Doğu Anadolu’daki Ermeniler de saldırılara yöneldi. Padişah Vahdettin ve Damat Ferit bu olaylar karşısında halkı sakin olmaya çağıran bir bildiri yayınlayabildi. Ülkede hükümetin otori­tesinin kalmadığı ve işgallere karşı cesur kararlar alına­mayacağı anlaşıldı. Bu ortamda zararlı ve yararlı birçok dernekler kuruldu.
ZARARLI CEMİYETLER
A) MÜSLÜMANLAR TARAFINDAN KURULAN
ZARARLI CEMİYETLER
1. Sulh ve Selamet–i Osmaniye Fırkası
Padişahın fikirlerini ve Damat Ferit hükümetinin poli­tikalarını des­teklemiştir. Ülkenin kurtuluşunun padişah ve halifenin emirlerine sıkı sıkıya uymakla mümkün olacağı görü­şünü savunmuştur.
2. Teal–i İslam Derneği
Anadolu’daki ulusal direnme eylemlerine ve padişah­lık düzenini yıkmak isteyenlere karşı kurulmuştur. Düş­mana karşı direnmenin yararsız olduğunu Halifelik ma­kamına bağlılıktan başka bir yol kalmadığı fikrini sa­vun­muştur.
3. İngiliz Muhipler Derneği
İngiltere’den Kavmi Necip (soylu millet) olarak bah­seden bir cemiyettir. Milyonlarca müslümanı sömürgesi altına alan bu devletin dost olduğunu belirtmiş ve İngiliz mandasının kabul edilmesini savunmuştur.
4. Hürriyet ve İtilaf Partisi
Padişah ve Damat Ferit hükümetlerini desteklemiştir. Bu parti İttihat ve Terakki partisine tepki olarak kurul­muştu.
5. Kürt Teali Cemiyeti
Wilson ilkelerine dayanarak bağımsız bir Kürt devleti kurmayı amaçlamıştır. İngiltere tarafından desteklemiştir.
Not: Bu cemiyetler Kurtuluş Savaşının yapılmasını gecikmesine neden olmuştur.

B) YABANCILARIN KURDUĞU ZARARLI
DERNEKLER
1. Mavri Mira
Patrikhane’nin desteği ile kurulmuştur. Batı Anadolu­’daki ve Marmara bölgesindeki Rumları örgütle­miştir. Yunanistan yararına çalışmalarda bulunmuştur. Bizans Devletini yeniden kurmayı amaçlamıştır. Mavri Mira’nın alt teşkilatları şunlardır:
a) Yunan Kızılhaçı ve Göçmenler Cemiyeti:
Rum ve diğer azınlık okullarında silahlı çeteler kur­muştur.
b) Trakya Rum Komitesi
Doğu Trakya’yı Yunanistan’a katmayı amaçlamıştır.
2. Etnik’i Eterya:
Yunanlıların tarihi cemiyetidir. Mavri Mira ile birlikte çalışmıştır. Trabzon ve dolaylarındaki Rumları birleştire-rek ve Rum Pontus Devleti’ni yeniden kurmayı amaç­lamıştır.
3. Pontus Rum Derneği
Rum Patrikhanesine bağlı olarak çalışan bir örgüttür. Rum Pontus Devletinin kurulması için çalışmıştır.
4. Kordos (Rum Göçmenler Cemiyeti)
Anadolu’daki Rumları ayaklandırmıştır.
5. Taşnak Sütyun Partisi – Hınçak Derneği
Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni Devleti kur­mak amacıyla çalışmışlardır.
Not: Yabancıların kurduğu bu derneklerin ortak amacı Anadolu’yu paylaşarak kendi devletlerini kur­maktı.

YARARLI DERNEKLER (ULUSAL DERNEKLER)
1. Trakya Paşaeli Cemiyeti
Trakya’nın Yunanistan’a verilmesini önlemek ama­cıyla Edirne’de kurulmuştur. Bu dernek Osmanlı Devleti­nin dağılması halinde Batı Trakya’yı kapsayan Trakya Cumhuriyeti adıyla bir devlet kurmayı da amaç­lamıştır.
2. İzmir Müdafaa–i Hukuk–u Osmaniye Cemiyeti
İzmir ve çevresinin Yunanlılara verilmesini önlemek amacıyla kurulmuştur. İzmir valisinin bu cemiyeti İttihat­çı­lık ve Bolşeviklikle suçlaması cemiyetin güçlen­mesini önlemiştir. Bu cemiyet dağılınca yerine Müdafaa–i Va­tan Heyeti adıyla yeni bir cemiyet ku­ruldu. Bu dernek İzmir’in işgal edilmesinden bir gün önce İzmir Redd–i İl­hak Cemiyeti adını almıştır.
3. Şark Vilayetleri Müdafaa–i Hukuk–i Milliye
Cemiyeti
İstanbulda kurulmuştur. Erzurum ve Elazığ’da şube­ler açmıştır. Doğu Anadolu’nun Ermenilere verilmesini önlemek amacıyla kurulmuştur. Ermenilerin Doğu Ana­dolu’da nüfus olarak çoğunlukta olmadığını açıklamıştır. Doğu Anadolu’da Türk ve Müslüman nüfusun fazla oldu­ğunu belirtmiş ve Doğu Anadolu’nun bütünlüğünün ko­runma­sını savunmuştur.
Mustafa Kemal Sivas Kongresinde Ulusal Dernekleri bu cemiyet aracılığı ile birleştirmiştir.
4. Kilikyalılar
Adana ve çevresinde Fransız işgaline ve Ermeni saldırılarına karşı kurulmuştur.
5. Trabzon Müdafaa–i Hukuki Milliye Cemiyeti
Doğu Karadenizde Pontus Rum Devletinin kurulma­sını önlemek amacıyla kurulmuştur.
6. Milli Kongre Cemiyeti
İstanbul’daki yurtseverlerin kurduğu cemiyetleri bir­leştiren bir federasyon şeklinde kuruluştur. Ulusal kurtu­luş sa­vaşımızla ilgili olarak açıkladıkları bildiride Kuva–i Milliye deyimini kullanan ilk cemiyettir.
ULUSAL CEMİYETLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
1. Her cemiyet öncelikle kendi bölgesinin kurtulu­şunu sağlamayı amaçlamıştır.
2. Cemiyetler bağımsızlık ve milliyetçilik ilkelerine doğrultusunda çalışmışlardır.
3. Cemiyetler mitingler basın bildirileri ve protesto telgrafları yoluyla ulusal bilincin oluşmasına katkıda bu­lunmuşlar­dır.
4. Cemiyetler yöresel kongreler düzenleyerek siyasi ve silahlı mücadeleler yapmışlardır.
BAŞLICA YÖRESEL KONGRELER
1. Kars Milli Kongresi 30 Kasım 1918
2. Ardahan Kongresi 3 Ocak 1919
3. Trabzon Kongresi 23 Şubat 1919
4. İzmir Büyük Redd–i İlhak Kongresi 19 Mart 1919
5. I. Balıkesir Kongresi 12 Temmuz 1919
6. II. Balıkesir Kongresi 26–30 Temmuz 1919
7. Erzurum Kongresi 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919
8. Nazilli Kongresi 6–9 Ağustos 1919
9. Alaşehir Kongresi 10–25 Ağustos 1919
Not: Yukarıdaki yöresel kongrelerin dışında çok sa­yıda yerel kongre düzenlenmiştir. Bu kongreler değişik tarihlerde ve zamanlarda toplanarak ilgili oldukları böl­genin askeri ve siyasi durumunu değerlendirmişler Kuva–i Milliye birliklerinin ihtiyaçlarını karşılamışlardır.

KUVAYİ MİLLİYE HAREKETİNİN BAŞLAMASI
– İtilaf Devletleri gizli paylaşma planlarını gerçek­leştirmek için Mondros Ateşkes Antlaşmasının 7. mad­desine dayanarak işgallere başlayınca halk harekete geçmiştir.
– Halk Osmanlı yönetiminin işgallere karşı cesaret­siz politikasına tepki olarak kendi kurtuluşunu sağlamak için silahlı mücadeleye yönelmiştir. Böylece Kuvay–i Milliye birlikleri adı verilen yöresel direniş güçleri ortaya çıkmıştır.
– Anadolu’da işgallere karşı ilk silahlı direniş Güney cephesinde Dörtyol’da Fransızlar’a karşı olmuştur. 19 Aralık 1918
– İkinci etkili silahlı direniş hareketi İzmir’in Yunanis­tan’ın işgaline uğraması üzerine gerçekleşmiştir.
– Batı Anadolu’daki Kuvay–i Milliye birlikleri düzenli ordu kuruluncaya kadar geçen sürede Yunan birliklerine karşı vur kaç taktiği ile savaşmıştır.
– Güney Cephesinde (Adana Maraş Antep ve Urfa) Kurtuluş Savaşını düzenli ve disiplinli Kuva–i Mil­liye birlikleri yapmıştır.
MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A
ÇIKIŞI (19 MAYIS 1919)
Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra Doğu Ka­radeniz’deki Rumlar Rum Pontus Cemiyeti’nin yöne­ti­minde Pontus devletini yeniden kurmak için çalışmaya başlamışlardı. Yöredeki Kuva–i Milliye birlikleri ise Rum­ların bu hareketlerine karşı çalışmalara girmişlerdi. İngil­tere padişah Vahdettin’e bu bölgede çatışmaların durdu­rulması için baskıda bulundu. Padişah yöredeki karışık­lık­ların önlenmesi Mondros Ateşkes antlaşma­sına uygun olarak padişaha bağlı bir düzenin sağlan­ması için Mus­tafa Kemal’i 9. Ordu Müfettişi olarak görev­lendirdi. Mus­tafa Kemal Hükümet Komiserliği ve askeri makamlara emir verme yetkisini de aldı ve Samsuna çıktı. (19 Mayıs 1919).
İngilizler İstanbul hükümetine verdikleri raporda Samsun ve çevresinde müslüman halkın Rumlara bas­kıda bulundukları ileri sürmüşlerdi. Mustafa Kemal yap­tığı incelemelerde durumun İngilizlerin iddia ettiklerinin tam tersi olduğunu tespit etti eldeki kuvvetlerden yarar­lanarak Samsun ve çevresindeki Rumların çalışmalarını önledi ve asayişi düzenledi.
HAVZA BİLDİRİSİ (28 Mayıs 1919)
Mustafa Kemal Paşa Samsun’dan Havzaya geçerek Yunanistan’ın Batı Anadolu’da yaptığı işgallere karşı ulu­sal bilinci uyandırmak için bildiri hazırladı. Bildiri tel­grafla askeri yetkililere idari amirlere ve müdafa–i hukuk cemi­yetlerine gönderildi.
Bildirinin Önemli Maddeleri:
1. İzmir Manisa ve Aydın’ın işgallerini kınayan mi­tingler düzenlemesi
2. İtilâf Devletlerine ve Osmanlı hükümetine işgalleri kınayan protesto telgraflarının çekilmesi
3. Hristiyan vatandaşlara karşı herhangi bir saldırı­dan kaçınılması
4. Yapılan çalışmaların sonuçlarının 9. Ordu müfet­tişliğine haber verilmesi
Not: Havza Bildirisinin yayınlanmasından sonra dü­zenlenen mitinglerde ulusal bilinç kuvvetlenmiştir
AMASYA GENELGESİ (22 Haziran 1919)
Mustafa Kemal Ali Fuat Paşa Rauf Orbay Refet Bele ve Kazım Karabekir ile haberleşti. Mustafa Kemal Ali Fuat Paşa Rauf Orbay ve Refet Bele ile Amasya’da buluştu. Amasya Genelgesi hazırlandı. Genelgeyi Kazım Karabekir ve Mersinli Cemal Paşalar gönderdikleri ha­berlerle benimsediklerini bildirdiler. Askeri ve sivil ma­kamlara şifreli olarak gönderilen genelgenin maddeleri şunlardır:
1. Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehli­ke­dedir.
2. İstanbul hükümeti galip devletlerin etkisi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini ye­rine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş göstermektedir.
3. Ulusun içerisinde bulunduğu durumu belirlemek ve haklı durumunu dünyaya duyurmak için hertürlü etki ve denetimden uzak bir ulusal kurulun varlığı gereklidir. Bunun için Anadolu’nun güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir kongrenin acele olarak toplanması kararlaştırılmıştır.
4. Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.
5. Bu amaçla bütün vilayetlerden ve kazalardan parti anlaşmazlıkları dikkate alınmadan halkın güvenini kazanmış üç kişinin seçilerek Sivas’a gönderilmesi ge­rekmektedir.
6.Gönderilecek temsilciler Müdafaa–i Hukuk ve Redd–i İlhak Dernekleri ve belediyeler tarafından seçile­cektir.
7. Askeri ve ulusal örgütler dağıtılmayacaktır.
8. İşgallere karşı yurdun savunması birlikte yapıla­caktır.
AMASYA GENELGESİNİN ÖNEMİ
VE SONUÇLARI
1. Ulusal egemenlik fikri belirtilmiştir. Ulusa ulusal egemenliği gerçekleştirme konusunda bir çağrı yapılmış­tır.
2. Ulusal kurtuluş savaşının gerekçesi ve yöntemi belirginleşmiştir.
3. Osmanlı Devletinin görevini yerine getiremediği açıklanarak yeni bir devlet kurulması fikri ortaya kon­muştur.
4. İstanbul hükümetinin işgaller karşısında sessiz kalması ve tepki göstermemesi dikkate alınarak Anadolu halkının haklılığı konusunda bir şüphenin belirdiği açık­lanmıştır.
5. Genelge bir taraftan İtilaf Devletlerine diğer ta­raftan da Osmanlı hükümetine karşı halkı mücadeleye davet etmiştir.
Mustafa Kemal’in Amasya Genelgesini hazırlaması ve genelgeyi bütün Anadolu’ya yayınlaması İstanbul’da yetki sınırla­rını aşmak olarak değerlendirilmiştir. İngilizle­rin baskı­sıyla İç İşleri bakanı Ali Kemal Mustafa Kemal Paşa’ya görevden alındığını bildirmiştir. Mustafa Kemal bu emri dinlemeyerek ancak padişahın emrini alabilece­ğini açıklayarak İstanbul’a dönmedi. Böylece ulusal ör­gütleme çalışmaları için zaman ka­zanmıştır.
Mustafa Kemal doğu illerindeki ulusal direnişi düzen­lemek için toplanan Erzurum Kongresine katılmak için Erzurum’a hareket etti.

20 yy baslarinda osmanli devleti

Yazar: kojiro hyuiga Tarih: 29 May 2009

Trablusgarp Savaşı

Savaşın Nedenleri

Trablusgarp Savaşı’nın çıkmasında;
Sömürgecilik yarışında geç kalan İtalya’nın sanayisi için hammadde ve pazar arayışı
Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ı koruyamayacak durumda olması
Coğrafi konumu itibariyle İtalya’ya yakın olan Trablusgarp’ın ticaret yolları üzerinde bulunması ve zengin petrol kaynaklarına sahip olması

gibi nedenler etkili olmuştur.

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşlarının başlaması üzerine İtalya ile Ouchy (Uşi) Antlaşması’nı imzaladı (18 Ekim 1912). Bu antlaşma ile Trablusgarp Savaşı sona ermiştir.

Savaşın Sonuçları
Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika’daki son toprağını da İtalyanlara bırakarak bu kıtadan tamamen çekilmiştir.
Rodos ve Oniki Ada’yı ele geçiren İtalya, Ege Denizi’nde etkin bir güç haline gelmiş, Osmanlıların Ege’deki hakimiyeti sarsılmıştır.
Osmanlı Devleti, Balkan Savaşlarından mağlup çıktığından İtalya’ya bırakılan adaları geri alacak güce sahip değildi. Bu nedenle İtalya adaları geri vermedi. Oniki Ada, II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İtalya’da kaldı. Savaşta mağlup olan İtalya, adaları Yunanistan’a bırakmıştır (1947).

Balkan Savaşları

Balkan Savaşlarının Nedenleri
Rusya’nın tarihi emellerine ulaşabilmek amacıyla Balkan uluslarını Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtması
Balkan uluslarının iyice zayıflayan ve yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki topraklarını ele geçirmek istemeleri
Balkanlarda Panislavizm politikası takip eden Rusya’nın milliyetçilik fikirlerinden yararlanarak Balkan uluslarının aralarında uzlaşma sağlaması
Osmanlı Devleti’nin Almanya’ya yaklaşmasından rahatsızlık duyan İngiltere’nin Reval Görüşmesi (1908) sonucunda Rusya’yı Osmanlı toprakları, Boğazlar ve Balkan politikasında serbest bırakması
Avrupalı büyük devletlerin kendi politikaları doğrultusunda Balkan uluslarını desteklemeleri
Osmanlı Devleti’nin politik bölünmüşlük içerisinde bulunması ve askeri birliklerinin bir kısmını terhis etmesi

Birinci Balkan Savaşı

Karadağlıların saldırısıyla I. Balkan Savaşı başlamıştır (8 Ekim 1912). Bu savaş sırasında Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ devletleri Osmanlı Devleti’ne karşı aralarında ittifak yapmışlardır.

I. Balkan Savaşı’nda;
Balkanlardaki Osmanlı ordusunun düzensiz durumda bulunması ve askerlerinin bir kısmının terhis edilmesi
Orduda particilik ve ikiliğin çıkmasından dolayısıyla disiplinin bozulması

gibi nedenler, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetine sebep olmuştur.

I. Balkan Savaşı’nın Sonuçları
Osmanlı Devleti, Edirne ve Kırklareli dahil Balkan topraklarından çekilmiştir. Midye – Enez hattının doğusundaki topraklar Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmıştır.
I. Balkan Savaşı sırasında Arnavutluk bağımsızlığını ilan etmiştir. Arnavutluk, Osmanlı Devleti’nden ayrılan son Balkan devletidir (28 Kasım 1912).
Londra’da görüşmeler devam ederken İttihat ve Terakki Partisi I. Balkan Savaşı’ndaki yenilgiden dolayı yıpranan Kamil Paşa Hükümeti’ni “Babıali Baskını” ile devirerek iktidarı ele geçirmiştir. (23 Ocak 1913).
I. Balkan Savaşı sonunda Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır.
Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlıcılık fikrinin başarılı olamayacağı görülmüş ve milliyetçilik cereyanı güçlenmiştir. Balkanlarda Türk azınlığı meselesi ortaya çıkmış, Osmanlı Devleti’nin elinden çıkan Balkan topraklarından birçok Türk ve Müslüman Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır.

İkinci Balkan Savaşı

Londra Antlaşması’na göre en fazla toprağı Bulgaristan aldı. Büyük bir Bulgaristan Devleti’nin ortaya çıkması ve topraklarını Ege Denizi’ne kadar genişletmesi, Yunanistan ve Sırbistan’ın tepkisine neden oldu. Sonuç olarak Osmanlı Devleti’nden alınan toprakların paylaşımı Balkan ulusları arasında İkinci Balkan Savaşı’na neden olmuştur.

Bu durumdan faydalanmak isteyen Osmanlı Devleti harekete geçti. Kurmay Yarbay Enver Bey komutasındaki Türk ordusu Londra Antlaşması’nda belirtilen Midye-Enez sınırını geçerek Kırklareli ve Edirne’yi geri almıştır.

Arama




Copyright © 2008 - 2009 edu-egitim TOPlist TopOfBlogs